27 Aralık 2012 Perşembe

HAYATIM OLDU İŞLER GÜÇLER..

Tamam az önceki yazıda bahsettiğim boş sebepleri geçelim, gelelim niye böyle sıkıldığıma..
Trabzondaki yegane iki arkadaşım (ev arkadaşım olur biri, diğeri de apartmana taşınma sebebim) şu an Amsterdam'dalar, belki de Paris'e geçtileri kim bilir. Ben mi, okuldayım canımmm, çalışıyorum :) Neden mi? Ee daha benim yıllık iznim yok ki! :) Haa yıllık iznim olsa gidebilir miydim? Yok daha neleerr, aynı zamanda öğrenciyim ya ben, derslerrrrr falan :) Sonuç mu? Yalnızım dostlarım yalnızım 2 haftalığına..
Hani diyorlar la, öğrencilikte vaktin olur enerjin olur paran olmaz, iş yaşamında paran olur enerjin olur vaktin olmaz, yaşlandığında ise paran olur vaktin olur enerjin olmaz.. Napcaz bilemedim :)
Gerçi bi fırsatım olsa tekrardan Avrupa'ya gideceğime yine yeni yeniden Umre'yi tercih eder ve şiddetle öneririm..Ama konumuz o değil, konu kendi yemeğimi yapmak zorunda kalmış olmam.. Hani evin annesi biyere gidince, koca ve çocukların ne yiyeceği falan sıkıntı olur ya, her akşam eve giderken aynı düşünceler, ne yapsam ki acaba?? :) Sonuçta aylardır hazır yemeğe konup, bulaşık yıkamaya alışmış bi insanım, ne anlarım yemekten.. :) Aslında anlarım da, ne uğraşcam yaa.. Kleonun hayatı rahat bak, mamasını dök kabına, yiyo.. Bana da öyle hazır yemekler lazım :) Zaten kedicik de bir garip oldu, ben yalnızsam o yapayalnız, sabah erkenden çıkıp akşam 9'u geçe eve gidiyorum, yemek ye uyu.. Bak işte aklıma geldi bu konu da.. 8 de mesai mi? Ahh allahım, esnek mesai saatleri istiyoruzzzz! :) Zaten akşam 8 e kadar burdayım, sabah 10 da gelsem nolur da?
Epeydir uzun yazı yazmamışım ya, yoruldum sanırım, ya da huysuzluğum üstümde.. O zaman, şimdilik hoşça kalın, zat-ı alinize selam ve hörmetlerimin kabulünü istirham ederim.. Cümleten afiyet ve saadette daim olarak Cenab-ı Hakka emanet olasınız azizim sayın okurum..

BUGÜNLÜK BÖYLE OLSUN..

Bu gün benim yazma günüm olsun sevgili okur, zira yoğunluğa alışmış biri için yapılacak işler bittiğinde işkence dolu saatler başlıyor.. (bu ben oluyorum)
Biraz günlükvari olacak yazdıklarım diye düşünüyordum ki, zaten hayat(ım)a dair yazdığımı fark ettim, o zaman sorun yok, olmamalı yani.. (saçmalamalarımı mazur görünüz)
Ha bir de yazdıklarıma geri dönüp hataları ve anlam kayıplarını düzeltmekle de uğraşmayacağım bu gün, free takılıyoruz.. Şansınıza ne düşerse..
Geçen yıldan edindiğim kötü bir alışkanlık, klasik öğrenci moduna girme durumu.. Yani proje ve sınavları son ana bırakma hatası.. Lisansta daha düzenliydim diye hatırlıyorum, şu an mı, amann daha var vaar.. Sonrası ise, ayy yetişmeyecek!! gibi durumlarla dolu hayatım..
Bu durumun dezavantajı, şu an boşluğa düşmüş olmam. Teslimleri yaptım, hamdolsun, sınavlar var 2-3 hafta sonra, hocayla yaptığımız çalışmada da üzerime düşeni yaptım gibi, eğitim kısmı bu kadar, iş kısmı ise daha pasif şu an, ee malum öğrenciler toplamda 40 tane olunca napsın araştırma görevlisi.. Şöylee 7 ocakta final sınavı haftası başlasın da gör sen şenliği.. Her gün bir sürü sınav gözetmenliği :) Daha ne ister bir insan..
Hayatım sakin ve yolunda görünüyor olabilir lakin böyle çalışmak içime sinmiyor, yani hocalarımızdan gördük biz aldığın paranın hakkını verme isteğini, şu an onu arzuluyorum..
Çalışmaya başlayabilirim lakin uygulama sıkıntısı yaşıyorum, işlerim aksıyor.. Aranızda banka yahut hastanede çalışan varsa veri verse ya bana, çok hayra geçer :)
Ha bir de dün epey hareketli bir gündü, yeni arkadaş için yeni mobilyalar geldi, haliyle bir de oda değişikliği yaşandı. Evet, odam değiştirildi, aslında bu istediğim bir şeydi :) Odamdaki mobilyaların enteresan rengi dışında (ki bölüm başkan yardımcım onların pembe olduğu hususunda ısrarlı da olsa yavruağzı bozuntusu bir rengi var) her şey iyi.. Zaten alışma problemi çekmeyen bir insanım hamd olsun, dün koltuğuma oturduğum anda alıştım (biraz hızlı oldu belki de)..
Neyse şimdi çok da uzun yazıp da sıkmayayım seni, bir sonraki yazıda görüşmek üzere :)
Selametle..

21 Aralık 2012 Cuma

ELEŞTİRİ..

Eleştiri güzel şey, kırıcı değil yapıcı olduğu müddetçe..
Bir eksiğimi giderecek, bana fazladan bir şey katacak ise her alanda eleştirilmeye hazırım..
Seviyeli bir eleştiride, karşındaki insanın sana değer verdiğini, seninle ilgili olduğunu anlıyorsun ya, hah işte ben onu seviyorum..
Yıllardır derslerde sunum ve proje hazırlayan biriyim, farklı tecrübelerim oldu haliyle..  Çıkıp boş boş sunum yapıp, tek bir soru ya da eleştiri almadan yerime oturduğum da oldu (ki böyle zamanlarda kendimi odun gibi hissederim); sunum sırasında ve sonrasında gereksiz (yıkıcı) eleştirilere maruz kalıp kendimi zor zapt ettiğim zamanlarda oldu (sadece 2 kere oldu ama yazmaya değer).. En sevdiğim ise, karşılıklı iletişime dayalı sunumlar. Az önce yaptığım sunum gibi.. İlk slayttan itibaren hoca sunuma müdahale etti, ama sadece düzeltme babında.. Ara ara beni överek gönlümü almayı da ihmal etmedi ki sunum bittiğinde ulusal bir sempozyumda nasıl sunum yapacağıma tam anlamıyla vakıftım :) İşte bu, karşındaki insana değer verdiğini, sunum boyu onu dinlediğini belli etmek! Ben de böyle olmak istiyorum.. Ben ki dikkati çook çabuk dağılan biriyim, ilerde, hoca olduğumda yani, öğrenciler sunum yaparken öyleee uzaklara dalıp gitmek istemiyorum yaa :))
Bu arada ne rahatlık ya şu sunumu bitirmek, kötü olsa da fark etmez, evde seni yığınla bulaşık bekliyor olsada mutluluğun bozulmaz, bundan sonra yapacak bir sürü işin olduğunu bilmek ise vız gelir sanaaa. Çünküüüü sunum bitti be ya :))
İyice saçmalamadan kaçayım iyisi mi :)
Hayırda kal sevgili okur, hoşça bak zat-ı aline.. Selametle :)

13 Aralık 2012 Perşembe

KLEO'DAN BİR KAÇ KARE..

Şimdi efenim, Kleo'nun her vakit fotoğrafını çekiyorum lakin kendisi pek bir harekerli olduğundan mütevellit fotoğraflarda da bulanık çıkıyor. Yine de sizleri meraka bırakmamak adına dün Kleomun uygusundan feragat edip çekim yaptık :) Hep o beni uyandırırdı, şimdi sıra bende :))
Şunu da belirtmeden geçemeyecem, uykusu oldukça ağır.. Ben onu uyandırmaya çalıştıkça, mahmur bakan o gözlerinin ardından, yarın sen görürsün der gibiydi.. Dediğini yaptı, o ayrı :)
Şimdi gelelim Kleo'ya.. Gördüğünüz üzre kendisi büyüdü epey..




Kalkmamak için naz yapıyodu :)


Tam o sırada, bir sinek gördü ki, verdiği tepkiyi sormayın :) İki saattir yerinden kalkmayan Kleo, zıpkın bir delikanlı gibi dikildi, sineğe odaklanıp acaip şekilde bağırmaya başladı :)


Yaklaşık yarım saat süren avlanma hezeyanla sonuçlanmıştı, lakin Kleo gözlerini sinekten alabilmiş değildi..


İşte o an ne yapması gerektiğini anlamış olacak ki, bana döndü ve aynen bu şekilde baktı.. Siz anlamıyorsunuz belki ama ben o bakışların anlamını biliyorum :) "Bana o sineği ver" bakışı :) Tabi ki de dediğini yaptım, kalkıp iki dk da yakaladım sineği :)


Ama ne yaparsak yapalım yaranamıyoz kediye :) Size biraz da "nerden-nereye" demek için Kleo'nun eski halini göstereyim.. İlk geldiği zamanlar.. Ne kadar da küçükmüş kerata :))


Hele şunun kuyruğuna bakın :)



Ve o yenilesi patilerr :) Tırnakları olmasa daha iyiydi amma :)


Bu da Kleopter :))) arada bir uçuruyoz evin içinde :)


Son olarak bu fotoğraf ile veda edeyim.. Hepinize hayırlı günler.. Selametle inşallah :)

9 Aralık 2012 Pazar

SANAL ALEMİN HORMONLU DİNDARLARI..


Bu yazının linkini paylaştı bir kardeşim, onun vasıtasıyla okudum, kendimi sorgulayacağım pek çok noktaya değinen güzel bir yazı. Vaktiniz varsa okuyun inşallah.. Rabbim yazandan ve paylaşmaya sebep olandan razı olsun..

"Teknoloji hayatımıza girdiğinden beri daha bir dünyevileştik sanki.   


Zaman su gibi akıp gider oldu  ellerimizden. Oysaki zaman ben-i ademe verilmiş en büyük nimetlerdendi.

Bilemedik. “Bir kimse dört şeyin hesabını vermedikçe hesap yerinden ayrılamaz. Bu şeyler ömrünü neyle tükettiği, vücudunu neyle yıprattığı, bilgisiyle ne yaptığı ve malını nasıl kazanıp nasıl harcadığıdır.” (Tirmizi) buyurmuştu kutlu Nebi.Ne kadar da umursamasızca harcadık ve ne kadar hor kullandık zamanı ve tükettik ömürleri.

Halbuki bizim seccadede geçen ,gözyaşıyla yıkanan gecelerimiz vardı. Yürek dolusu aminlerle süslediğimiz ve ilah-i dergaha yolladığımız dualarımız ,dost meclislerinde nur yüzlü mahbublarımız vardı.


Okudukça hayata yön veren  kitaplar , geceler boyu yapılan ilmi müzakereler,aile ferdleri ve akrabalarla olan sıcak muhabbetler  yerini bilgisayar başındaki sanal sohbetlere ,saatlerimizi verdiğimiz  filmlere, televizyon dizilerine bıraktı.

Hızla medenileşen (!) insanlar oturdukları lüks dairelerinde hayatın koşturmacasına o kadar kaptırdı ki kendini  karşı komşusunu bile tanıyamaz oldu.  Rasulullah (s.a.v) ‘in asırlar ötesinden sıla-ı rahime  önem verdiği  hadisleri  günümüz için söylenmiş gibi.  Ölüm haberleri bile en yakınımız zannettiğimiz insanlara günler sonra ulaşır  oldu.
 

Ve şimdilerde sanal alemin sanal dostlukları işgal etti göz kırpmadan heba ettiğimiz ömürlerimizi. Ne dünyamızı tezyin edecek amel-i salihler  vardı heybemizde ne ahiretimizi abad edecek  ameller işleyebildik  gündüz ve gecelerimizde.Bize emanet ömürlerimizi bir dizinin ,bir filmin karesine mahkum ettik. Kendi pembe dünyamızda hayalden köşkler inşa edip başköşesine kurulduk. Bir zamanlar  namaz vakitlerine göre tanzim edilen hayat,   film arası reklamlarda hatırlanır oldu.

Yapılan kısacık ibadetler asırlarca sürmüş gibi yük olup yığıldı üzerimize  ama   televizyonun , internetin başında geçirilen o kadar saat, tüketilen  onca ömür hiç hesaba katılmadı.  Sonra sanal alemde şişirdiğimiz dindarlıklarımızla caka satar olduk, hiç olmadık kadar dini kimliklere büründük sohbet sitelerinde. Dünyalar kadar ilimlerimizle (!) birbirimize din konusunda hesap sorar olduk. Çünkü her konuda söyleyecek sözümüz , belirteceğimiz fikrimiz vardı. sanal yüzler takındık, insanları bir  tek cümlesiyle yargılayıp  yaftaladık ,dindar olup olmadığına  böylece  hükmettik.


Dini çoğu zaman alet ettik haram fiillerimize. Eşlerin birbirini aldatma yollarından biri  oldu  teknoloji sebebiyle gelişen sanal dostluklar (!). Bazen bir ayet bazen bir hadis etkilemeye yetti karşı cinsi.

Dini görünümde başlayıp farklı boyutlara ulaştı sohbetler  sanal dünyada.insanların cennetini çalmaya yemin etmiş şeytanın taptaze oyunuydu bu asrın müslümanlarına. Bu  İblisin en büyük hayaliydi ,isteğiydi  kovulurken  cennetten. “İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım." (A’RAF 16.)

Sözünü tuttu iblis ve türlü türlü oyunlarla çıktı  yolumuza. Tuzaklar kurdu kendince. Yollarımıza oturup çelme taktı her fırsatta düşmanı olan mü’minlere. Yüreklerimizde zafer bayrağını dalgalandırdı çoğu zaman. 


İnternet başında sabahlayan modern insan  ise daha bir yorgun çıktı her doğan güne ve her gün yeni bir ziyanla başladı geri kalan ömrüne. “Bunu yarın yaparım” cümleleri ne kadar da sık kurulur oldu mü’min dillerde. Lakin Hatemü’l Enbiya buyurur;” Yarın yarın diyenler helak olmuştur.”diye.

Helakını kendi eliyle hazırladı modern çağın müslümanları. Seccadeler artık mü’min alınlarını doyasıya öpemiyor. Tesbihlerimiz ellerimizde aşınmıyor. Mescidler ,camiler, seccadeler  sevgiliyle buluşma mekanı değil artık. 

Gönül kapılarımızı sımsıkı kapadık manevi alemlerden gelen rayihalara. Sızmadı ,sızamadı yüreklerimize cennet kokusu. Aslında kapının hemen ardındaydı Ravza-ı Mutahhara’nın gülleri az aralanasa görülecekti ,derilecekti de yetişemedi ellerimiz. 

Ve bizler, biz ahir zaman müslümanları .Teknolojinin sunduğu sanal dostlarımız kadar samimi değiliz camideki cemaatle. Aynı safta Rabbin huzurunda kıyamda  durduğumuz  beraber secde ettiğimiz insanlarla. Her bir adımında müslümanın ,meleklerin dua ettiği cami yolları ne kadar da hasret şimdi mü’min adımlarına.

Hasan-ı Basri hazretleri, daha  Efendimizden birkaç asır sonra  ilim ve faziletlerinden istifade ettiği Ashab-ı Kiram ile kendi içinde bulunduğu nesli kıyas ederek; "Siz onları görseydiniz mecnun, deli zannederdiniz. Onlar sizin iyilerinizi görseler; "Bunlar iyilik ve hayırdan nasipsiz kimselerdir", kötülerinizi görseler; "Bunlar da Müslüman mı?" derlerdi" buyurmuştu.

Peki ya onlar bizi, sendeleyen düşüp kalkarak yol alan bu ahir zaman ümmetini  görselerdi ne derlerdi  Ya,  Rasulullah  (S.A.V)  bizi görseydi ??"  -Alıntı: Zübeyde Şakar-

5 Aralık 2012 Çarşamba

ÇOĞU GİTTİ AZI KALDI..

6 Şubat 2012; işe başlama tarihim..
Bu demektir ki işe başlayalı 303 gün oluyor ve yıllık iznimi hak edebilmem için 62 gün daha çalışmalıyım :)
Sanmayın ki geçen zamandan şikayetçiyim, daha Allah nasip ederse şöyle bi 65-70 ime kadar akademisyenlik yapacağım, hani şu yaşlılıktan dolayı yürüyemese bile işini bırakmayan idealist hocalardan olacağım, huysuzluk yapıcamm bi de ha bire :) Öğrencilerin çekeceği var benden :)
Çalışacam çalışacam da şu an tek istediğim iznimi almak, biraz ara vermek, Urfa'ya gitmek.. Ailemi kameradan da görüyorum hasret gideriyorum ama ahhh Urfa'mın yemekleri.. Onlarla uzaktan uzağa hasret de giderilmiyor ki mübarek :)
Bir de Ankara'ya gidip derin bir uyku çekmek istiyorum. Malumunuz Trabzon'un havası, bol oksijeni falan derken hep dinç tutuyor beni, hafta sonu dahi sabah erkenden açılıyor gözlerim, bir türlü uyuyamıyorum.. Tamam bu gayet güzel bir şey, erken kalkmak falan yani.. Ama ben uyumayı çookk severim, şöyle aralıksız 8-9 saat uyusam, bi kereye mahsus en azından, tam süper olacak.. Sırf bu yüzden Ankara'ya gidilir mi? Yokk be daha neler. :)
Çalışmayı ertelemek adına acaip şeyler yazdım ya sabah sabah, afferin bana.. Şimdi iş başına, yapılacak ödevler, teslim edilecek projeler beni bekler..
Gününüz aydın, ömrünüz bereketli olsun..
Selametle.

Ha bu arada google+'da paylaştıydım, buraya da eklemiş olayım, "the best picture of the internet".


Bizim Kleo ile bir akrabalıkları var gibi.. Ama bilemedim :)

4 Aralık 2012 Salı

KAHVE ŞAHANE..

Geçen gün bir videoda kahvenin tanımını şu şekilde yaptı biri;
"dark as hell; sweet as love".
Daha güzel anlatılamazdı herhalde..
Gerçi ben genelde şekersiz içerim kahveyi, aşk ile mi alakası var bilemedim şimdi, ama neyse :)
Çay içmeye bi iki yıldır başlamış benim için kahve yaşam içeceği.. Tabii ki öyle nescafe türevleri değil, onlar kahve dahi değil.. Kahve dediğin zaman, alacaksın en güzelinden kavrulmuş çekirdeği öğüteceksin bi güzel, güzelce demledikten sonra sütsüz şekersiz içeceksin.. Asıl o zaman alıyorsun tadını.. Çoğunlukla filtre kahve içen ben işin bu kısmında french press kullanıyorum, malumunuz bir türk kahvesi her ortamda yapılmıyor..  Normalde kahve yapma tanımını düşündüğümde türk kahvesi düşündürürdü beni, hani kahve kaynatılmaz; demlenir, kaynatılınca acılaşır diye bilirim.. Türk kahvesi de tam tersi mübarek, zaten o yüzden şekersiz içilmiyo bu meret :) Geçen yabancı bi ülkede düzenlenen bir etkinlikte yabancı birinin etrafında toplaşan insanlara nasıl türk kahvesi yapıldığını göstererdiği bir video izledim, adam cezveye su ve şekeri koyuyo sadece, kaynamaya başlayınca gereği kadar kahve koyup bi iki karıştırıp köpüğünü alıp fincanlara servis ediyo, hatta birinde fincanın içine lokum atıp üzerine kahveyi döktü.. İlk başta anammm o kahve içilirmi ki dedim ama denedim mmm mis gibi de oldu :) Arkadaş çerkez kahvesi öyledir dedi ama bilmiyorum, bakmadım bile.. Neyse diyeceğim o ki ben kalkıp kahve yapıyorum, sağlıcakla kalın :)


Bu arada yaklaşık 3 saattir bir sineği yakalamayı çalışan Kleo ağzını şapırtada şapırtada yanıma geldi, yedi mi ki o sineği? Daha da öpmem bu kediyi :)

3 Aralık 2012 Pazartesi

BEN DE AŞURE YAPTIM! :)

Hepinize hayırlı günler hayırlı haftalar diyerekten gireyim söze; şunu bir kere daha anlamış oldum ki, kimseden bir şey beklemeyeceksin, kalkıp kendi işini kendin göreceksin :) 
Aşure'ye bayılırım, zaten senede bir yeriz, ama yeriz yani :) Sabah öğlen akşam bi kaç gün sürekli yerdim aşure, yapıldığında tabi.. Annem koca koca tencerelerle yapardı, ahh be evini özlüyor insan.. Üniversite yıllarında da yine ordan burdan getirenler oldu da yedik, geçen sene de çookk isteyince babannem yapmıştı yemiştim.. Ama bu yıl yok, kimse mi aşure yapmaz Trabzon'da? Apartmanda da bi teyze yapıyomuş sanırım, bizi evde bulamayınca verememiş diyolar, ahh çok üzüldüydüm bunu duyunca.. Ama bu aşure de öyle bir şey ki, ille de yiyecem.. Tam ben böyle aşure hayalleri kuruyordum ki ev arkadaşım gel biz de kendimize yapalım dedi :) O zaman yihhuuuu :) Kendisi yemek konusunda başarılı ama daha önce aşurenin yapılışını dahi görmemiş, yani iş benim rehberliğime kaldı ki bu biraz sıkıntılıydı :) 
Gittik aşureye konabilecek her çeşit malzemeyi aldık geldik bi de netten tarif bulduk, sıvadık kolları..2 bardak buğday, 1 er bardak fasülye ve nohut, 1 bardak da pirinç-bulgur ana malzemeleri dahilinde envai çeşit ürün ile ağzına kadar dolu koca bir tencere aşure yaptık :) Biraz daha pişsin pişmesin, bi bardak daha su konsun konmasın, şeker eklensin eklenmesin gibi ikiliklerin arasında sonunda aşuremiz hazırdı. Ve ayıptır söylemesi tadı harikaydı, hani utanmasam anneminkinden bile güzeldi diyecem :))


Bu arada gözümde büyüttüğüm aşure gerçekten de zor olmayan bir tatlıymış, anlamış olduk..
Şu son 1 haftada kendi adıma öğrendiğim bir diğer şey de sarma idi, hani normalde annem içini hazırlar biz sarardık. Artık ev arkadaşım sağ olsun heppisini biliyorum, çok da güzel yapıyoruz, ama bu aralar sardığımız tencerelerce sarmayı düşününce, bi müddet benden uzak dursun diyorum :)


Bu arada büyüyen Kleo'muzu merak edenler için; diyebileceğim tek şey deli gibi yaramaz ama çok tatlı kerata :)

27 Kasım 2012 Salı

SON ZAMANLARDA..

Bu gün güzel bir gün.
Hava bile beni destekler nitelikte, günlük güneşlik, deniz hoş bir turkuaz renginde..
Bir projeyi daha tamamlayıp, başarılı bir sunum ardından hoca ile güzel bir görüşme yaptıktan sonra yerinde duramayan ben, kendimi dışarı atmak istiyorum, ama oooo saat daha 10.30 bile olmamış. Güne erken başlamanın marifetleri bunlar. :)
Çok net hatırlayamasam da eskiden daha sorumluluk sahibiydim gibime geliyor. Bir proje verildiğinde hemen başlar, erkenden bitirmeye çalışırdık, son gecenin insanı değildik, tersti o işler.. Son gece yetişen işlerin verdiği o korku-zevk arası duygularla yeni tanışıyorum :) Bir yandan hoca beğenmeyecek, eksik oldu gibi sürüyle doluyken aklım, diğer yandan gece boyu sunum ve raporu yetiştirme derdi. Sabah 8'de ders. Yetişti ya, hamd olsun. Ama her şeyi son ana bırakmanın kötü yanı, bir projen bitince sevincinin en fazla bir kaç saat sürmesi, hadi bilemedin 1 gün sürer, sonraaa diğer projee.. Teslime 3 gün var, aman Allahım! :) sonra bir düğeri, ondan sonra ikinci projenin ikinci teslimi, sonra birinci projenin sınavı, ardından üçüncü projenin sınavı.. Neyse ben yazarken yoruldum.. :) Diyeceğim o ki; ailemi ve Urfa'yı çookk özledim ama gidecek vakit yok..
Bir de bu süre zarfında çevreme karşı acaip soyutluyorum kendimi, malum sorumluluk sahibiyim ya (yok be, hocalardan korkuyom diye!), projeleri yetiştirem diye sabah 8 - akşam 8 işteyim, eve gidiyom kızlar yüzümü görmüyor. Arayıp sormadığım, dahası aramalarına cevap veremediğim dostları saymıyom bile, oyy yakında afaroz edilebilirim :D O yüzden herkesin huzurunda sevdiklerimden af dilerim, dualarını eksik etmesinler bide, çok ihtiyacım var :)
Selam, dua ve baki muhabbetle..

21 Kasım 2012 Çarşamba

ACİZİM..!

Ey nefsim! Kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:

"Fânîyim, fânî olanı istemem; âcizim, âciz olanı istemem. Ruhumu Rahmân'a teslim eyledim, gayrı istemem. İsterim, fakat bir yâr-ı bâkî isterim. Zerreyim, fakat bir şems-i sermed isterim Hiç ender hiçim, fakat bu mevcûdâtı umumen isterim."  (Bediüzzaman Said Nursi)

O Bâkîdir.

O, hükümleri hikmetli olandır; biz Onun hükmünün kabzasındayız.

O, Hakem ve Adl'dir; yer ve gök yalnız Onundur.

O, mülkündeki gizlilik ve gaybları bilendir.

O, Kâdir ve Kayyûm'dur; Arş ve yer Onundur.

O, san'atındaki meziyet ve nakışlar latîf olandır.

O, Fâtır ve Vedûd'dur; güzellik ve kıymet Onundur.

O, yaratıklarındaki aynaları ve şuûnâtı büyük olandır.

O, Melik ve Kuddûs'tür; izzet ve kibriyâ Onundur.

O, mahlûkatı emsalsiz güzellikte olandır; biz Onun san'atının nakışlarındanız.

O, Dâim ve Bâkî'dir; saltanat ve bekâ ona mahsustur.

O, ihsanları cömertçe olandır; biz Onun misafir kafilesindeniz.

O, Rezzâk ve Kâfî'dir; hamd ve senâ Ona mahsustur.

O, hediyeleri güzel olandır; biz Onun ilminin dokumasının eseriyiz.

O, her şeye bedel yeten Yaratıcıdır; cömertlik ve ihsanlar Ona mahsustur.

O, şikâyet ve yakınmaları ile mahlûkatının duâlarını çok iyi duyandır.

O, şifâ veren Merhametkârdır; şükür ve senâ Ona mahsustur.

O, kusurları ve kullarının günahlarını bağışlayandır.

O, merhametli olan Gaffâr'dır; af ve hoşnutluk Ona mahsustur.. 

(alıntı - mumsema.com)

20 Kasım 2012 Salı

İŞRAKİYYE DUASI

İşrak vakti Güneşin doğmasına tekabül eden zaman dilimidir. İşrak'tan hemen sonra 45 dakikalık sabah kerâheti vakti gelir. Kerahat vaktinde namaz kılınması mekruh olmakla birlikte bir çok kaynakta bu vaktin uyumak yerine istiğfar, zikir ve dua ile geçirilmesinin öneminden bahsedilmiştir.
Hz. Ali (kerremallahu veche) tarafından güneş doğarken okunan İşrakiyye duası kısa olmakla beraber gayet geniş manaları olan pek kıymetli bir duadır. 

"Allah’ın nuru doğdu ve parladı
O'nun kelamı açığa çıktı
Emirleri belli oldu hükümleri gerçekleşti
Ben Allah’a onun dilediği irade ettiği her şeye tevekkül ettim
Allah’ın güç ve kudretinden başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur
Ben Allah’ın gizli ve ihsana keremken lütfüna
Onun hata ve kusurları örtmedeki güzelliğine
Onun şanının yüceliğine ve saltanatının kudretine sığındım
Ben Allah’ın rahmetine Onun koruyup gözetlemesine iltica ettim
Onun Elçisine (s.a.v) boyun eğdim
Ben Kendi güç ve kuvvetimden vazgeçtim Allahın güç ve kuvvetinden yardım istedim
Ey Allah’ım Ey merhamet edenlerin en merhametlisi beni kudretinle zalimlerden koru
Ey Allah’ım Ey merhamet edenlerin en merhametlisi beni kudretinle zalimlerden koru
Ey Allah’ım Ey merhamet edenlerin en merhametlisi beni kudretinle zalimlerden koru
Ey pek güçlü olan Kaviyy Ey sarsılmaz sağlam kuvvet ve kudret sahibi Metin
Ey merhametlilerin en merhametlisi yalnızca senden yardım isteriz
Ey Allah’ım herkesten önce yetişen ve yardım eden Ey bütün sesleri işiten
Ey ölümden sonra kemiklere etleri giydirip diriltecek olan imdatima yetiş
Bana yardım et beni dünya zilletinden ve belarindan ve ahiret azabından koru
Büyük ve Yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin gücü ve kuvveti yoktur."

Duanın arapçasını dinlemek isterseniz;


Rabbim her vakit okuyup istifade etmeyi nasip eylesin, bu paylaşımı yapmaya vesile olandan da ebeden razı olsun.. Selam ve dua ile..

AKŞAM AKŞAM..

Sınavlar.. Pek hoşlaşmam kendileriyle..
Genel sınavlarda (öss-ales-kpds gibi) hiç heyecanlanmayan ben üniversite yıllarında vize ve finallerde heyecandan ve elimin titremesinden sınava başlayamadığım zamanları bilirim. :) Tabi hemen atlatırdım bu durumu, ama o kadar heyecan haliyle dikkat dağınıklığı ve gereksiz işlem hatalarına sebebiyet verirdi.. Aynen öyle, tüm suç onlarınnn :) Sebebi ise sevdiğin ve sana değer verdiğin bir hocanın dersinde hata yapmak istememek.. Ben çoğu zaman yapardım gerçi ama sağ olsun hocalarımız anlayışlıydı :)
Nerden mi geldim buraya, bu aralar sınavlara başka bir açıdan bakar oldum, çoğu zaman sıkıcı olan gözetmenlik işini sevmeye başladım sanırım. Tam bana göre, oturup saatlerce düşünmeyi, tefekkür etmeyi seven biri için daha iyi bir zaman olamaz :) tek yapman gereken ne düşünürsen düşün gözlerini öğrencilerin üzerinden ayırma, onlar bu hoca ne diye psikopatça bana bakıyo diye düşüne dursun, sen hayallerinde dünyayı kurtarmaya bak :)
Sınavlarda gözetmenlerin bir birleriyle konuşmasından muzdarip idik, şimdi bakıyorum ya hu 2 saat sınav öylece beklemeyle geçer mi? Ki 3-4. sınıflarda 3 saati aşkın süren sınavlar var, gözetmenlere de yazık ya :) 
Şaka maka bu işler yoruyor beni, projeleri kim yapcak? Alışmışım tembelliğe, nerde o eski ben deyi hayıflanmayla yetiniyorum ancak.. Gerçi hiç bir zaman çalışmayı sevmezdim ben, ama çalışkan dostlarım vardı, çalış çalış diye başımın etini yer zorla çalıştırırlardı beni.. Yalnızlığın böyle de bir sakıncası var işte :)
Akşam akşam nerden çıktı şimdi bunlar di mi? En iyisi eve gitmek, söz, yarın başlayacağım çalışmaya, inşallah :)

7 Kasım 2012 Çarşamba

ÇALIŞMAYA BAŞLAYABİLMEK.. İŞTE TÜM MESELE BU!

Genç iken de böyleydim, üniversite yıllarımda yani.. Hava kararmadan etraf sakinleşmeden çalışamazdım. Konuşmayı o kadar seviyorum ki, ders çalışırken kimse olmamalı yanımda. Eski alışkanlıklar sanırım, hala daha ders çalışma işini eve bırakıyorum, halbuki ders çalışmak benim işim., iş yerinde yani okulda çalışmalı akşam eve gidince de dinlenmeliyim.. Hadi ordan, araştırma görevlisinin işi bitmez ki, ne dinlenmesi. Neyse ki yeni açılan bir bölümün rahatlığını tüm zerrelerimle yaşamaktayım, acısı çıkar ilerde, o ayrı :)
Lakin kötü bir alışkanlığım var, gündüz vakti çalışamıyorum niyeyse, o yüzden en iyisi mesai çıkışı oturup çalışmak dedim, vee yaptım oldu. Klasik kahve, bilgisayar ve arka planda hafif bir müzik üçlemesi, piyano yahut keman, maksat kulağımda bir tını.. 
Şu mesai saatleri kişiye göre ayarlansa aslında. Mesela sabah 8 de iş başı yapmak benim için aşırı verimsiz, öğlene kadar uyuyor ondan sonra da toparlayamıyorum kendimi, ama 10'da başlasam var yaa, kim tutar beni, akşam 8 e kadar tık demez dururum okulda, heyy gidi bilmiyolar ki beni, bendeki bu karanlık sevgisini :)) Bir de masada çalışamama gibi bir huyum var, bu aralar ciddi anlamda büyük bir minder alıp odanın boş bir köşesine koymak istiyorum, yerde oturup da çalışmak gibisi var mı yaa :D
Öyle işde, Gazi'de yaşadığım hüsranı tekrardan yaşamamak için şimdiden işi sıkı tutmalı ve çalışmalıyım, gerçi insan bulunduğu yerde mutlu olunca çalışmak zor gelmiyor sanırım :) Sanmıyorum hatta, eminim :) 
Bazen düşünüyorum işimi, bi ömürü bu okul duvarları arasında geçireceğim, sürekli bir şeyler öğrenecek ve üreteceğim, aslında işin ders anlatma kısmı olmasa akademik kariyer tam bana göre, o kısma da çok var daha, görelim Mevlam neyler..
Neyse sözde çalışırken içecektim kahvemi, yazarken bitirdim, o zaman ben çalışmaya döneyim :) 


Sizlere de hayırlı akşamlar efenim, hayırda kalın..

1 Kasım 2012 Perşembe

GIYBET HAKKINDA..

Epeydir yazmak istediğim bir konu Gıybet, zira sık sık hatırlatılması gerek biz unutkan insanlara..
Üniversite yıllarında katıldığım sohbetlerde özellikle iki konu beni çok etkilerdi, tesettür ve gıybet.. Çünkü her ne kadar layıkıyla yerine getiremiyor olsak da hamd olsun namaz, oruç, kuran-ı kerim'i okuma gibi ibadetlerimizi yapmaya çalışıyoruz, amma kazandığımız sevapları silip süpürecek gıybeti görmezden geliyoruz.  Günahını bilmiyor muyuz?, sanmam, pek çoğumuz kul hakkı yemenin ne denli büyük bir günah olduğunu bilir, çünkü her şeyi affeden Rabbim kul hakkına karışmıyor, onu kulun kendisine bırakıyor. Öyleyse bizim güvencemiz ne, herkesin kendini kurtarmak için elinden geleni yapacağı kıyamet gününde birinden hakkını helal etmesini isterken biz neye güveniyoruz sahi?
Bir de şöyle diyoruz ya, ne yani yalan mı söylüyorum, dediklerim doğru işte..! Yalan desek zaten iftira, ki Rabbim iftiranın her türlüsünden korusun, doğru söylesen gıybet.. Ee konuşmayalım mı o zaman? Aynen öyle,  ahiretimize faydası olmayacak şey hakkında konuşmayalım. Değil mi ki Hz. Ebubekir mecbur kalmadıkça dünya kelamı konuşmazdı. Rabbim onun gibi olmayı nasip etsin ama hiç değilse gereksiz konuşmayı azaltabiliriz. Sanmayın ki bunları size diyorum, ilk başta kendime kızıyorum çünkü çok konuşan bir insanım.. Ama Cennet'i kazanmak da kolay değil be azizim..
Biz gıybet orucu tutardık, her gıybet ettiğinde bi fakire şu kadar sadaka vereceksin diye, 1 günlük 1 haftalık gibi.. Bir de gıybet edenleri susturmak var, hemen çıkışırlar sana, en iyisi bi uyarıdan sonra ortamı terk etmektir, günahına ortak olmaktan iyi. Ve asıl zor kısmı, hakkını yediklerinden helallik istemek. Kırmadan nasıl yaparsın ki? O yüzden dilini tutmak daha iyi.

Bu konuyu bir kere daha hatırlamama ve hatırlatmama sebep, oxvamu kardeşimin paylaştığı şu yorum idi, Rabbim sebep olandan oldurandan ebeden razı olsun..
''Mahşer gününde bazı insanlar bakacaklar ki :
Defterlerinde çokça namaz, niyaz, hac, kur’an okumalar ve bir çok ibadetin yazılı olduğunu görecek ve şaşıracaklar. Diyecek ki:
Ya Rabb, ben bunlardan hiçbirini yapmadım ki bu nasıl olabilir?
Cenab-ı Hakk : “Falancalar senin gıybetini yaptılar bende onların ibadetini onların defterinden sildim senin defterine yazdım” der.
Ve mahşerde bazı insanlarda amel defterlerinde yaptıkları ibadetleri göremeyince şaşıracaklar ve hayret edecekler. Ya Rabb, yaptığımız ibadetlerimiz nerede diyecekler. Allah; onlara: “Siz falancanın gıybetini yaptınız, sizin amelleriniz onun defterine geçti.” diyecek.''

Dua, selam ve baki muhabbet ile.. 

31 Ekim 2012 Çarşamba

ŞEYTANIN TUZAKLARI

Metin Karabaşoğlu'nun Kur'an'la Yaşayanlar kitabından bir alıntı:

''A'raf suresinin bildirdiği üzere, Allah'ın kendisine verdiği mühlete karşılık İblis, "Andolsun, senin 
doğru yolunda oturacağım. Sonra onların önlerinden ve arkalarından, sağlarından ve sollarından 
kendilerine yanaşacağım. Sen de onların çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın" (A'raf 7;16-17) diye yemin etmişti.

Büyük sufi Şakik-i Belhi, İblis'in bu yeminini hatırlatır ve onun dört yönden kurduğu bu tuzağın Kur'anın irşadıyla nasıl aşılacağını şöyle anlatırdı:

"Her sabah şeytan, önümden ve arkamdan, sağımdan ve solumdan bana yanaşır.


Önümden geldiğinde, "Korkma, Allah bağışlar ve merhamet eder" diyerek beni tevbe ve ibadetten alıkoymaya çalışır. Ben de, Hak Teala'nın 
"Şüphesiz ki ben tevbe eden ve iman edip salih amelde bulunanlar için bağışlayıcıyım" (Ta-ha, 20;82) ayetini okurum.


Arkamdan geldiğinde, beni çocuklarımın fakirliğe düşecekleri korkusuyla tehdit eder. Ben de ona karşı "Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki, rızıkları Allah'ın taahhüdü altında olmasın" (Hud, 11;6) ayetini okurum.


Sağımdan bana geldiğinde, beni medhederek yaklaşır. Ben de "Akıbet müttakiler içindir" (Araf, 7;128) ayetini okurum.


Solumdan geldiğinde ise, bana şehevi şeylerle yaklaşır. Ben de "Kendileriyle arzularının arasına bir set çekilmiştir" (Sebe 34;54) ayetini okurum."

GÜZEL GEÇMİŞ BİR BAYRAM GİBİSİ YOK :)

Oldukça hareketli ve yorucu bir bayram tatili sonrası 08.00'de başlayan bir mesai baş ağrısı yapıyor, tecrübeyle sabittir :) 
Dün böyle diyerek yarıda bıraktım sözlerimi, bu gün devam edeyim madem, öncelikle geçmiş bayramınızı en içten dileklerimle kutlar, büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim :) Umarım güzel bir bayram geçirmişsinizdir. Kendi adıma, yaşlıları sevindirdiğimiz, bol bol hayır duası aldığımız (maalesef ki artık harçlık vermiyorlar), epeydir görmediğimiz akrabaları gördüğümüz, bolca temizlik yaptığımız ve azcık gezdiğimiz güzellll bir bayram tatiliydi. 
Güzel olan sadece Şavşat'ta geçen vakitti sanırım, o gidiş ve dönüş yolu neydi Allahım, ee sen Şavşat gibi yerde yerleşim yeri kurarsan ulaşımı da öyle sıkıntılı olur işte :) Hamd olsun yollar epey düzeltilmiş, ama dönen kıvrılan yollar.. düzgün bile olsalar adamın midesini bulandırmaya yetiyor :) Yolu asıl çekilmez yapan ise ulaşımda yaşanan sıkıntı, mahrumiyet bölgesi sanki, o ne yahu :)
Trabzondan Şavşat'a giderken sabah 8.30'a direk sefer bulduk, 27-28 numara boş deyince atladık tabii, olur olur :) Vakit geldi otobüse bi bindik (otobüs dediğime bakmayın, inanın değil:)) en arka 5'li deymişiz meğer :) Arkada 3 adamın yanında bacım ve ben, tıkış tıkış. Şu bi gerçek ki, doğuya giden arabalarda böyle bir şeye müsaade edilmez, siz tuttursanız ben adamın yanına oturcam diye, yine yerinizi değiştirirler bayan yanı verirler :) En azından yıllardır bu şekilde gördüm :) Ama bizim şavşatımız kendini aşmış ya hu, öyle tepiştirdiler bizi otobüsçüğe :) İşin iyi tarafı, en ortada ben oturuyordum, dizlerimin öndeki koltuğa çarpması diye bi sıkıntı olmadı :) Hiç yoktan iyidir.. O yollar nasıl bitti bilmiyorum, 300 km yolu 6.30 saatte bitirdik :)
Gidip de bizim 80'lik ihtiyarların yüzündeki sevinci görünce "varsın çekilsin böyle yol, nolcak" dedim.. Her gelen misafire gururla anlatıyorlar, işte bizim yanımıza geldiler, o ankarada şu bölümde okuyo, bu kızımız da Trabzon'da, yakın yerde, mayaşlı, hem çalışıyo hem okuyo, artık sık sık gelecek yanımıza.. :) Devlet memuru olduk ya, girdik gözlerine :)
Bu arada dışarı çıkıp fotoğraf çekme planlarım vardı lakin zaman olmadı, balkon manzarası ile yetincez :)





Yaşlılarla yaşayınca anlıyor insan, gençliğin ve sağlığın ne büyük bir nimet olduğunu, her ne kadar kendi işlerini kendileri görseler de (maşallah), şöyle bi eve bakınca, temizliğine falan, içim gidiyor, biz yaşlanınca nasıl olacaz diye.. Epey bi temizlik yaptık, bayramıydı etiydi ikramıydı bulaşığıydı derken bitirdik tatili. Son gün bir kaç akrabayı gezmeye çıkmasak baklava yemeden geçirdiğim ilk bayram olacaktı nerdeyse :) Ama baklavaya ne hacet, missss gibi kabak tatlısı varsa :)


Dönüş yolunda o güzel! otobüslerle dönmeyelim, geze geze gelelim dedik, gerçi diğer türlü bilet dahi bulamamıştık ya neyse işte Şavşat'tan Artvin'e, oradan Hopa'ya, oradan da ver elini Trabzon.. Hopa'ya gelene kadar her şey iyiydi, mide bulandırıcı dönen kıvrılan yollar :) Hopa'dan sonra ama, mahvetti bizi ya hu, 180 km yol, 4 saatte gelinir mi azizim? Otobüs sanki şehir içi dolmuş, her ilçede durdu.. Velhasılı kelam, az cefalı bol dualı bir tatil sonrası döndük evimize :)
Bu resim de Hopa'da otobüsü beklerken sahilde güneşin altında kavrulduğumuz zaman, burası Karadeniz kardeşim, ne bu sıcak diye isyan ettirdi inanın :)



Aaa durun bu resmi koymasam olmaz, bilirsiniz hani Artvin'e devasa bir atatürk heykeli diktirmişti hemşehrimin biri, gerçi terminale sırtını dönmüş ama olduğu kadar işte :) Kaç milyon tl'ye mal olmuştu bilmiyorum ama uzaktan pek de hoş durmuyor.. çok yakınlaştırıp da çektiğim için pek net değil fotoğraf :)


Tabii tüm bu tatil boyunca aklımın bi köşesinde hep Kleo vardı, sevgili kızım :) Sağ olsun arkadaş her gün mamasını suyunu kontrol ediyordu ama sonuçta evde yalnız kalıyordu. O kadar özlemiştim ki kafamdan ne buluşma sahneleri dönüyordu, kapıyı açacam o miyav miyavv diye kucağıma atlayacak falan, çok mu fazla Türk filmi izlemişim ne :)) Tabii ki de öyle olmadı, kapıyı açtık, tam karşımızda dikilmiş öylece bize bakıyordu, aç değil ya miyavlamaz kereta.. Üzerinde bi agresiflik falan sormayın gitsin, elimizi yüzümüzü çizerek çıkardı hıncını, dün biraz daha normalleşmişti çok şükür :) Sanki 5 güne büyümüş gibi geldi, kızım benim kocaman oldu :)) Çirkin şey, nolcak :)


İşte böyle sevgili okur, bir yazının daha sonuna geldin, biliyorum hoşlandın ama bu günlük bu kadar.. En kısa zamanda görüşmek üzere.. Şehr-i Trabzon'dan selam ve dua ile..

22 Ekim 2012 Pazartesi

YALNIZ BİRİ İSTE..

''Yalnız biri iste, başkaları istenmeye değmiyor
Biri çağır; başkaları imdada gelmiyor
Biri talep et; başkaları layık değiller
Biri gör; başkaları her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar
Biri bil; marifetine yardım etmeyen başka bilmekler faydasızdır
Biri söyle; O'na ait olmayan sözler malayani sayılabilir..'' 17. Söz

ORGANİK HAYAT!!

Evet efenim, evimizde mini bi doğal yaşam alanı oluşturmaktayız.. Yolun henüz başındayız gerçi, hayvan ve toprakla uğraşmak insanın stresini alır, sakinleştirir vesselam dediler, haydi bismillah dedik, soframızın vazgeçilmezi salata için yeşillik yetiştirmekle işe başladık..
Ön tarafta gördüğünüz ufak saksılar kumu ve tohumu ile hazır olarak satılıyo, pratik bir şey.. Tabii saksıları küçük gören sevgili ev arkadaşım arka taraftaki büyük boylar ile bol miktarda kum alıp kendi dikti tohumların bi kısmını.. Sonuç: Başarılı :))



Sevgili maydanozumuz :) çıkana kadar ne çok bekletti bizi sormayın gitsin, bi an tohumlar bozuktu falan zannettik ki sonunda arkadaşımın ısrarlarına dayanamayıp merhaba dedi yeni dünyaya :))


Tere otumuz maşallah ikinci günden çıkmaya başladı, ben şimdi ara ara tadına bakıyorum o ufacık yaprakların, tazesi de ayrı bir güzel. Arkadaş tereden hiç hazzetmiyor, bundandır sanırım, açık ara önde büyüyor :))

Semiz otunun güzelliğine baksanızaa, daha çok küçükler diye tatlarına bakmıyorum, arkadaş kızıyor, yenmez o bırak diyor :)))

Veee marullarımız, sahi ben hala ikna olmadım marul olduklarına, çookk fazlalar yahu, bunları bölecekmişiz bir kaç saksıya, bu kadarı bi arada büyümezmiş :))


Taze soğanlar da hemen çıktı, yakında yemeye başlarız efenim, ben pek sabırlı değilim.. Bu işte başarılı olalım bi, taze sarımsak başta olmak üzere bilimum yeşilliği ağırlayacağız balkonumuzda :))


Bunların yanı sıra hala çıkmayan iki bitkimiz var, reyhan ve, vee, diğerini hatırlayamadım, neyse :))
Evimizde bitki-hayvan ayrımı yapmadan her türlü doğal yaşama önem vermekteyiz, bir kedi neyimize yetmiyorsa artık, yanına arkadaş niyetine bir tavşan ile cins bir kedi daha getireceğiz.. Gelmesini beklediğimiz kedi yavru bi scottish shorthair, ileride tam olarak şuna benzemesini istiyoruz :)

Bir de aşırı tavşan sever ev arkadaşım bi Hollanda Lop tavşanı almak için beni ikna etme yolunda.. Aslında tavşan harika, çok şirin falan, ama sütten ağzı yanan misali, temkinliyim konuya karşı.. Bahsettiğim tavşan da şöyle bişe :)

Oyy yerim ben onun yanaklarınıııı dediğinizi duyar gibiyim, ama azizim evde bakılmıyo yaaa, balkonda bakılır mı, orasını bilemiyorum işte :)) Bakalım hayırlısı artık..









10 Ekim 2012 Çarşamba

TAKMA HİÇBİR ŞEYİ KAFANA

Herhangi bir olay karşısında bu sözü çok kullanırım, zira hayat takıntılarla uğraşılmayacak kadar kısa.. Rahat ol, hallederiz, ne zaman halletmedik ki, değil mi.. Lakin bu aralar en sıradan şeyleri bile kafaya takıyorum sanırım. Sanırım diyorum çünkü bana sorsanız takmıyorum, ama bilinçaltıma o kadar işlemiş olacak ki rüyalarıma giriyorlar..
Efendime söyleyeyim, 2 yıl öncesine kadar rüya bile görmezdim, daha doğrusu her insan rüya görürmüş, ama hatırlamazmış ya kimileri, işte ben hatırlamazdım. Çünkü üzerinize afiyet biraz "şiddet-vahşet" içerikli rüyalar görürüm genelde, bu nedenle küçüklüğümde hep dua ederdim Allah'ım nolur rüya görmeyim, görsem de hatırlamayayım diye.. Sonuç: Başarılı idi.. Ölü gibi yatardım yani :)  Taa ki 2 yıl önce, rüya görmeyi çok seven bir arkadaşımın "inşallah sen de hatırlarsın gördüğün rüyaları" diye bir dua etmesine kadar..Gördüm azizim, ama ne kanlı ne işkence dolu bir rüyaydı, sormayın gitsin :)) Neyse, buraya nerden geldik şimdi :))
Hah, olayları kafama takıyorum ya, rüyama giriyorlar demiştim..2 gün önce tam yatağıma yatacakken pıt pıt diye ses duydum, su damlıyodu, tam korku filmlerindeki gibi, nerden damlar bu su, kalorifer peteğinden.. Bingo! :)) Yer de ıslanmış az bişe, hay Allah olcak iş mi, hafta içi uğraşamam bile onla, yere bi havlu serdim, hem suyu emsin hem de ses çıkmasın diye, vurdum kafayı yattım.. Rüyamda neler çektim o borudan, ahh ah :)) Resmen su fışkırıyodu borudan, arkadaşın babasına diyorum bi yardım edin birini çağıralım diye, yok ben karışmam falan diyo, ev sahibi ilgilenmiyo falan filen.. Ne oldu hatırlamıyorum ama epey koşuşturdum :) Sabah gözümü bi açtım su artık damlamıyo, Oleyy!! :)))
Dün de yine takıntılarımla uğraşıyodum.. Bir aile dostumuzun kızı nişanlanmış hafta sonu, arayıp tebriklerimi sunmalıyım, kaç gündür nasip olmadı bi, bu konularda cidden tembelim, ama aklımın bi köşesini de sürekli işgal ediyo. Dün de onlar müstakbel eşi ile rüyama teşrif ettiler :)) Tanışıyoz falan, olaylar olaylar.. Allahım yakında rüyamda projeleri yapmaya başlarım, iyi de olur hani, normal zaman yetmiyo maalesef :)
Yaa öyle işte efenim, böyle yoğun rüyalardan kalkınca da bir yorgun bir halsiz oluyorum, sormayın gitsin :) 
Şimdilik bu kadar, bendeniz çalışmaya dönmeliyim :)
Selametle inşallah..  

8 Ekim 2012 Pazartesi

GEL DE ÇIK İŞİN İÇİNDEN :)

Yüksek lisansta alınan 7 dersten 2 tanesinin İngilizce olması zorunluluğu getiren lakin alacağımız İngilizce dersleri açmayan bir enstitüsü.. Bir dönemde 4 ders almamı isteyen amma alacağım 4. dersi bulamayan bir bölüm. Zoru sevdiğimi biliyorlar sanırım, o ders kolay, bu ders gereksiz diyerekten elediler tüm dersleri, kala kala 3 derse kaldım. Şimdi niye 4 ders değil, niye biri İngilizce değil.. Aman da aman :)))  Şu an hangi dersi alabileceğimi araştırmam lazım, hocalar bir cevap bekliyor, ama biliyorum ki ders yok, az sonra gidip yine yeni yeniden aynı şeyleri söyleyeceğim.. Yeni kurulan bir bölümde her şeyin bir anda oturmasını beklemek hata olur, en iyisi oluruna bırakmak :)) Ben oluruna bıraktım bırakmasına da, hocaların bırakmaya niyeti yok :)

Zaten döneme hızlı bir başlangıç yaptık.. Projeler, sınavlar, araştırmalar.. Biri beni durdursun canım, hahahah. Bu sefer ortam daha bi sıcak, biz bize gibiyiz, nerde Gazi'deki gibi 50 kişilik sınıflar!! Ya hu masterda kim görmüş 50 kişilik sınıfı, iş işte yaptıkları.. Neyse :) Böyle içimde ölmemesini umduğum bi heves var, projelere başlamak, çalışmak istiyorum, aman Allahım bu ben miyim :D Ama uzuunn bir aradan sonra çalışmak gerçekten zor, hele de etrafında keyifli arkadaşlar varsa :)) 

Yaa öyle işte, şimdi bi bölüm başkanının yanına kadar gidip şu ingilizce ders işini halletmeli, yoksa planlarımda değişiklik yapmam gerekecek :))

Selametle inşallah..

1 Ekim 2012 Pazartesi

KÖR PAZARA VARMASIN, PAZAR KÖRSÜZ KALMASIN..

Bu ata sözünü ilk duyuşumda ortaokula gidiyordum, 6. ya da 7. sınıftaydım (vayy be zaman ne kadar da çabuk geçmiş, nereden baksanız 10 yıl).. Din Kültürü dersi hocamız bu sözün anlamını bilene bir ödül olacağını söylemişti, hepimiz kendi çapımızda açıklamaya çalışmıştık, tabii ki en çok yaklaşan bendim :) Tam doğru değil ama baya yaklaştın diyerekten bir Alpella gofret almıştı hoca :) Hocanın kantine gidip çikolatayı alıp bana verişi, benim de çikolatayı çantaya atıp evde kardeşime hediye edişim geldi aklıma şimdi, ne kadar fedakar imişim :)) Neyse konumuz bu değil, konumuz sözün ne kadar da doğru olduğu ve bana nasıl uyduğu :) Kısa bir hatırlatma; Sözün anlamı "Bir şey satın almasını bilmeyen kimseler alışverişe çıkmamalılar ama çıkarlar. Esnaf da bu gibilerden hoşlanır."
Eve taşınalı 3 ay oldu neredeyse, hala daha almayı ertelediğim pek çok şey vardı, oda için halıdan tutun , misafirler için nevresim takımlarına kadar.. Gerçekten de alışveriş konusunda çok kötüyüm (Ne biçim bayanım ama ;)) Bir şeye olan ihtiyacım had safhaya çıkmadan alışverişe gitmem, gidersem de önüme ilk çıkan uygun ürünü hop alırım, kaç lira, en son kaça olur, başka neler var gibi sorular, soramıyorum, beceremiyorum :)) Amaaaa neyse ki ev arkadaşım oouuw baya iyi :)) Hafta sonu gidip eksikleri tamamladık epey, sırf benim yüzümden kazık yemişizdir eminim :)) Özellikle uyarıyorlar beni, önüne çıkan ilk alternatife aaa bu iyimiş, fiyatı da uygun deme :) hatta çok sevdiğini de belli etme ki pazarlık yapabilesin diyolar ama yok inanın ki olmuyor :)) Pazarlık, ahh pazarlık, annem, büyükbabam falan bu konuda o kadar iyi iken ben neden beceremiyorum sahi :)) İşte ben o pazara gitmemesi gereken kör'üm :) İyi tarafından bakalım, esnaf seviyor beni !!
Konuyla öyle alakalı değil ama hoş bir karikatürle bitireyim yazıyı..

21 Eylül 2012 Cuma

DÜN BİR MAİL GELDİ, GEÇMİŞTEN..

Futureme.org diye bir site var, gelecekte istediğiniz bir tarihe mail atıyorsunuz, vakit geldiğinde belirtilen adrese gönderiyorlar maili. Oldukça eğlenceli bulmuş ve denemek adına geçen sene tam 1 yıl sonrasına bir mail atmıştım, tabii aklımda bile değildi, onca zaman.. :)) Dün bir baktım, mail gelmiş, geçmişten..
"Dear FutureMe, 
umarım şu an istediklerime sahip olmuş olursun.. boş yere umutlanmamış olmayı isterim.. şimdilerde tez seçme aşamasında olmalısın.. ben hala aldığım dersleri tanıma aşamasındayım.. bugün okulun ikinci günüydü, nalet okul!! bırakmak istiyorum.. yüksek lisans bana göre değil.. umarım almam gereken 7 dersi de başarıyla tamamlamışsındır! dönem uzattırma bana.. ve tubitak bursunu da almaya başlamışsındır inşallah.. şimdilik bukadar... 1 yıl sonra görüşmek üzere :) seni seven sen..:)"

Okurken hem eğlendim, hem hüzünlendim, hem de yazı şeklime bakarak gençliğime kızdım, neyse ki şimdi daha olgunum :)) Maili attığım sıralar, okuldan mezun olalı 3 ay olmuş, Umre'den henüz dönmüş, idealist bir öğrenciydim..Belli oluyor zaten, tüm dersleri geçip teze başlamaktan söz ediyormuşum.. :) Ve fark etmişsinizdir ki okulun ikinci günü olmasına rağmen soğumuşum oradan.. Acaba ilk hangi hocanın dersi vardı da soğuttu beni hayattan :) Neyse bu geçen bir yıla baktığımda derslerin çoğunu biraktığımı, hatta üni. yi bırakıp yeniden yüksek lisansa başladığımı, tubitak bursunu alamadığımı fark ettim.. Ne hayat ama :)) Peki mutsuz muyum, yoo, hayatımdan o kadar memnunum ki çok şükür :) Radikal bir karar alarak, istemediğim bir şehirde istemediğim bir üni.yi bırakarak bambaşka bir diyara taşındım, geçen bir yıl içinde başıma gelen en güzel olay :))

Şimdi geleceğe bir mektup daha yazacağım, belki 25. doğum günüm için olabilir.. Acaba nerede ne yapıyor olacağım :))

Selametle inşallah.. Siteye bir göz atmayı unutmayın derim..


19 Eylül 2012 Çarşamba

KEDİ CANINI SENİN.. :)

Kleo'yu eve alalı 2 hafta oldu, bu süreç zarfında yaklaşık 2 kat büyüdü, 2 kat hareketlendi, 2 kat cimcirik bir şey oldu :)) Evin içinde bir kraliçe edasıyla geziyor artist, bir şeyi yapma dediğinde tam gözlerinin içine bakarak yapıyor, sessiz kahkahalarını duyabiliyorum :)


Evde gün boyu tek başına ne yaptığını merak ediyordum ki hafta sonu gözlemledim biraz, sadece uyuyor.. Kedi canını senin.. :)) Bir de onun için hazırladığım oyun köşesinde kendi kendine oynuyor. El yapımı oyuncakları var kızımın, gazeteden yapılmış topları, yine tülbentten elde edilmiş bir yumak, ve sınırsız maden suyu şişeleri :)) Nasıl oynuyor kereta bir görseniz :)


Normalde kucağa çıkmayan kız uykusu geldiğinde ise ayaklarının dibinde mır mır dolanıp (hangi pozisyonda olduğun fark etmeksizin) kucağına kuruluyor, ve hemen uykuya dalıyor :) Çıkardığı motor gibi ses de cabası..




Ev arkadaşım zaten benim gibi hayvan sever biri, hatta benden beter durumda :) Ben bir kedi neyimize yetmez derken o scottish shorthair bi yavru kedi siparişi vermiş olmakla kalmayıp bir de balkonda tavşan beslemek istiyor :)) O değil, yakında kimse gelmek istemeyecek evimize :) Ev sahibi öğrense ne der, o apayrı bir merak konusu :)

Zaten bizimkiler beğenmedi kleo'yu, neymiş efendim cüno daha güzelmiş.. Külli yalan, yok öyle bir şey :) Arkadaşın kilo aldırma çabaları sonuç verirse, kızımız tontiş bir şey olacak, işte o zaman ortaya çıkacak güzelliği :)) Bekliyoruz şimdilik..

12 Eylül 2012 Çarşamba

KLEO, GEL PİSİ PİSİ..

Çok güzel şeylerin fotoğrafını çekmeyi sevmiyorum, çünkü gördüğüm gibi güzel çıkmıyorlar fotoğraflarda.. Bu nedenle doyasıya izlemeyi tercih ediyorum. Gün batımını, harika bir doğa manzarasını, çok mutlu bir anı.. Fotoğraf çekip zaman kaybedinceye kadar iyice bakıp zihnime kazıyayım istiyorum. Sanırım bu yüzden eve aldığımız kedi hakkında 1 haftadır yazı yazmıyorum. [Evettt, sonunda bir kedim var!!! Annecim burada  öğrenip de kızmazsınız umarım :)] Fotoğraflarını çekip güzelce tanıtayım diye bekledim kedimi, ama bende bu tembellik oldukça kedi yaşına girer de hala size anlatmamış olurum :)

Her şey geçen hafta yeni ev arkadaşımla birlikte [sahi artık bir ev arkadaşım var :)] eve giderken oldu. 3. kata gelmiştik ki komşunun eşi ve çocuğuyla kapının önünde olduğunu gördük, başımız yerde yolumuzda ilerlerken onunla karşılaştık, yerde ayakkabılarla oynuyordu. Allahım tam hayalimdeki gibi bir yavru kedi. Hani lafın gelişi değil, gerçekten de tammm istediğim gibiydi :) Ben tam ev arkadaşıma nolur noolurr onu alalım diyecektim ki o benden önce davrandı, kediye elini atıp, bi yandan komşuların şaşkın bakışları arasında "alıyoruz!" dedi :)) Oleyyy diye bağırmadığım kaldı sevinçten :) Hemen eve geçtik, başladık kediyle oynamaya. Zaten belli ki ev kedisi, hem temiz hem de oyuncu :)) Arkadaşın kaktüsleri için aldığı kumu da kedimize feda ettik, bir geceliğine idare etsin diye :) Seviyorum şu kedileri, hemen kapıyor tuvalet alışkanlığını :) Hele o tavşanlardan sonra, inanın kedi beslemek çok kolay :)

Durun ya, kolay mı dedim kedi beslemeye? Vazgeçtim.. Hele böyle zıppır bir kedi ise, evi dar ediyor size.. Deliksiz uyku ise rüyalarda kaldı :) İlk gün banyo yaptıktan sonra sokuldu koynuma, beraber uyuyoruz.. Gece 3-4 gibi canlanıyo, daha da sıkıysa uyu. Normalde bilen bilir, uykudan uyandırılmak kadar sinir olduğum bir şey yoktur :) Ama Kleo'ya nasıl kızılır :) Ha sahi demedim da, adı Kleopatra, çok uzun biliyorum, o nedenle Kleo diyoruz :) Tahminimce Bengal ile tekir kırması bir kedi, güzellikten nasibini almış, alımlı, zarif.. Yani işte bakınca Kleopatra diyesiniz geliyo, fotoğrafları paylaşınca daha iyi anlarsınız. 

Evde sizi karşılayan birinin olması da ayrıca güzel. Kapıyı açmamla tam karşımda dikilir vaziyette buluyorum onu. Gerisi tüm evi çınlatan miyavlamalar.. Eteğime tırmanmaya çalışıyor, ayaklarıma dolanıp yerde taklalar atıyor, kucağıma çıkıp yumuluyor hemen. Ama iyi sorumluluk gerekiyor kedi bakımı için. Mesela sabah evden apar topar çıkarken mamasını vermeyi unutmuşum. Neyse ki geceleyin bolca yemişti, ama eve gittiğimde açlıktan çıldıran bi kedi göreceğim muhtemelen :D

Kızımız yaramazlığının yanı sıra pek zeki, pek uyuz bir şey :) Geçenlerde bi arkadaş bizdeydi, korkuyor kediden. Kedi de fark etti ya sağdan soldan kıza yanaşıyor. Kız kalkıp gerisin geriye kaçarken de üzerine üzerine gidip iyice korkutuyor. Rezil ediyor beni misafirlere :))) Yakında kimse gelmek istemeyecek evime :)

Bak yine dayanamadım, bi fotoğrafını paylaşayım da gerisi sonra gelsin :)



Ahh öyle işte efenim.. Bir hafta önceye göre inanılmaz farklılaştı hayatım :) Yeni bir ev arkadaşı, bir kedi, ve iş yerine gelecek olan bir bayan arkadaşşşş :)) Sonuncusunu dört gözle bekliyorum inşaAllah, Rabbim hakkımızda hayırlı kılsın..

Hayırda kalın..
Vesselam, veddua :)






29 Ağustos 2012 Çarşamba

YALNIZLIĞIN DA YALNIZ KALDIĞI YER...

(Mustafa Ulusoy'dan bir alıntı..)

Savrulduk. Oradan oraya.Ruhlar âleminden rahme düştük ilkin. İnsan için bir savrulma az olmalıydı. Dağların bile teslim alamaya çekindiği, taşımaya çekindiği "Emanet-i Kübra"yı biz sırtlanmıştık ne de olsa. 

Rahmin rahat ve güvenli döşeğinden, dünya denilen imtihan meydanına yollandık ağlaya ağlaya. Sürüldük adeta, anne denen o güvenli ülkenin topraklarından, bu âlemin karmaşasına. 

Bir meydanda şaşkın şaşkın, bir o yana, bir bu yana dolanıp duruyoruz, o gün bu gündür. 

İmtihan zordu, ayrılık daha bir zordu. O hatırlayamadığımız ama hep özlemini duyduğumuz âlemin izlerini bu dünyada arar olduk. 

Bir kere ayrıldık ya, bin kere daha ayrılmalıydık. Oraya buraya dağılmalıydık. 

Biz başka şehirlere gittik. Onlar başka ülkelere. Yediğimiz, içtiğimiz ayrı düştü. Kalbimize ayrılığın ateşi düştü. 

Birini, birilerini aramaya koyulduk, yakınlaşmak için. Tek başına olmak, tek atan yürek olmak, yorucu mu yorucu, ağır mı ağır geliyordu insan ruhuna. 

Yükümüze başka birinin el atmasını, ucundan kıyısından tutmasını istedik. 

Aradığımız bazen kendimizdi. Kendimizden bile uzak düşmüş, gurbete yuvarlanmıştık. 

"İnsanlar arası" yalnızlık değildir bu, insanın bizatihi kendi içindeki yalnızlığıdır. 

Dünyanın hakikatiyle bile aramızda berzahlar vardı. Dünya sebepler âlemiydi ne de olsa. Bizimle O'nun arasında yetmiş bin nurani perde vardı. 

Binler perdeler, berzahlar içinde hakikati taharri ederiz bu dünyada. Bazen berzahları geçemeyiz, takılır kalırız perdelere. 

Gurbet, gurbet içinde. Hakikatin bile uzağına düştük. 

Matematikçiler derler ki: Ne kadar uğraşırsan uğraş, "bir" olamazsın, biz olamazsın. Bire, bir oluşa yakınlaşabilirsin ancak. Bir yere ulaşmak için derler, her seferinde yolun yarısının gittiğini düşünün. Menziline yakınlaşırsın ama varamazsın. Birin limiti derler, 0,99999...dur, sonsuza kadar gider bu dokuzlar. Arada kapanmaz bir mesafe kalır hep. 

Kendimizle, onunla ve senin aranda. İşte bu da varoluşsal yalnızlıktır. Ne kadar sevsen de, ne kadar sevilsen de, belki biraz azalan ama bitip tükenmeyen yalnızlık. 

İnsanın kendisiyle arasındaki kapatılamayan uçurum. 
Bir başkasının bize elinin yetişemediği aralık. Hangi kol bizi tutarsa tutsun, düştüğümüz yer. 

Hangi el bizi kaldırırsa kaldırsın, ayağımızın altında kalan boşluk. Hangi kalp bizi ısıtırsa ısıtsın, kalan soğukluk. 

Hangi savaş biterse bitsin, geride kalan husumet. 

Hangi barış gelirse gelsin, onarılamayan yıkıntı, kapanmayan yara. 

Şairin (Cahit Koytak) yalnızlığın da yalnız kaldığı yer, dediği yer: "Onu yerinde bulamamışsın gibi/Kendini yalnız hissettiğin yer,/Yalnızlığın da yalnız kaldığı yer.../İşte orası, o köşedir belki,/Seninle beraber her şeyin bittiği/Ve Tanrı'nın başladığı yer. 

Bizimle O'nun arasındaki mesafe. Bizim O'ndan sonsuz uzaklığımız. O'nun bize sonsuz yakınlığı. 

Ancak O'na kavuşunca, O'na dönünce bitecek olan yalnızlıktır varoluşsal yalnızlık. 

Bu dünyada bu yalnızlık dinmez. Az buçuk teselliler buluruz belki. Bir an unuturuz belki. 

Ama varoluşsal yalnızlığın soğuk nefesi ensemizdedir hep. Bizi takip eder nereye gidersek gidelim. Hep durur kalbimizin en mümtaz köşesinde. 

Varoluşsal yalnızlık insanı insan kılan şeylerden biridir. Emanet-i Kübra'nın içimizde bıraktığı izdir. Bu emaneti taşıdıkça taşıyacağımız yalnızlıktır. 

O'ndan geldik, O'na döneceğiz. Tüm ayrılıklardan o zaman ayrılacağız. İşte o zaman yalnızlık diye bir şey de olmayacak. 

Dünya sürgününden azad olacak, O'nun ebedi yurdunda yaşayacağız. 

Çünkü ancak ebedi hayat yurdunda berzahları aşacağız. Hakikat de bize kendini saklamayacak artık. 

Bütün örtüler, bütün perdeler bir bir kalkacak. Emaneti sahibine vermiş olacağız çünkü. 

İyi ki hayat kısa... 


MUSTAFA ULUSOY