29 Ağustos 2012 Çarşamba

YALNIZLIĞIN DA YALNIZ KALDIĞI YER...

(Mustafa Ulusoy'dan bir alıntı..)

Savrulduk. Oradan oraya.Ruhlar âleminden rahme düştük ilkin. İnsan için bir savrulma az olmalıydı. Dağların bile teslim alamaya çekindiği, taşımaya çekindiği "Emanet-i Kübra"yı biz sırtlanmıştık ne de olsa. 

Rahmin rahat ve güvenli döşeğinden, dünya denilen imtihan meydanına yollandık ağlaya ağlaya. Sürüldük adeta, anne denen o güvenli ülkenin topraklarından, bu âlemin karmaşasına. 

Bir meydanda şaşkın şaşkın, bir o yana, bir bu yana dolanıp duruyoruz, o gün bu gündür. 

İmtihan zordu, ayrılık daha bir zordu. O hatırlayamadığımız ama hep özlemini duyduğumuz âlemin izlerini bu dünyada arar olduk. 

Bir kere ayrıldık ya, bin kere daha ayrılmalıydık. Oraya buraya dağılmalıydık. 

Biz başka şehirlere gittik. Onlar başka ülkelere. Yediğimiz, içtiğimiz ayrı düştü. Kalbimize ayrılığın ateşi düştü. 

Birini, birilerini aramaya koyulduk, yakınlaşmak için. Tek başına olmak, tek atan yürek olmak, yorucu mu yorucu, ağır mı ağır geliyordu insan ruhuna. 

Yükümüze başka birinin el atmasını, ucundan kıyısından tutmasını istedik. 

Aradığımız bazen kendimizdi. Kendimizden bile uzak düşmüş, gurbete yuvarlanmıştık. 

"İnsanlar arası" yalnızlık değildir bu, insanın bizatihi kendi içindeki yalnızlığıdır. 

Dünyanın hakikatiyle bile aramızda berzahlar vardı. Dünya sebepler âlemiydi ne de olsa. Bizimle O'nun arasında yetmiş bin nurani perde vardı. 

Binler perdeler, berzahlar içinde hakikati taharri ederiz bu dünyada. Bazen berzahları geçemeyiz, takılır kalırız perdelere. 

Gurbet, gurbet içinde. Hakikatin bile uzağına düştük. 

Matematikçiler derler ki: Ne kadar uğraşırsan uğraş, "bir" olamazsın, biz olamazsın. Bire, bir oluşa yakınlaşabilirsin ancak. Bir yere ulaşmak için derler, her seferinde yolun yarısının gittiğini düşünün. Menziline yakınlaşırsın ama varamazsın. Birin limiti derler, 0,99999...dur, sonsuza kadar gider bu dokuzlar. Arada kapanmaz bir mesafe kalır hep. 

Kendimizle, onunla ve senin aranda. İşte bu da varoluşsal yalnızlıktır. Ne kadar sevsen de, ne kadar sevilsen de, belki biraz azalan ama bitip tükenmeyen yalnızlık. 

İnsanın kendisiyle arasındaki kapatılamayan uçurum. 
Bir başkasının bize elinin yetişemediği aralık. Hangi kol bizi tutarsa tutsun, düştüğümüz yer. 

Hangi el bizi kaldırırsa kaldırsın, ayağımızın altında kalan boşluk. Hangi kalp bizi ısıtırsa ısıtsın, kalan soğukluk. 

Hangi savaş biterse bitsin, geride kalan husumet. 

Hangi barış gelirse gelsin, onarılamayan yıkıntı, kapanmayan yara. 

Şairin (Cahit Koytak) yalnızlığın da yalnız kaldığı yer, dediği yer: "Onu yerinde bulamamışsın gibi/Kendini yalnız hissettiğin yer,/Yalnızlığın da yalnız kaldığı yer.../İşte orası, o köşedir belki,/Seninle beraber her şeyin bittiği/Ve Tanrı'nın başladığı yer. 

Bizimle O'nun arasındaki mesafe. Bizim O'ndan sonsuz uzaklığımız. O'nun bize sonsuz yakınlığı. 

Ancak O'na kavuşunca, O'na dönünce bitecek olan yalnızlıktır varoluşsal yalnızlık. 

Bu dünyada bu yalnızlık dinmez. Az buçuk teselliler buluruz belki. Bir an unuturuz belki. 

Ama varoluşsal yalnızlığın soğuk nefesi ensemizdedir hep. Bizi takip eder nereye gidersek gidelim. Hep durur kalbimizin en mümtaz köşesinde. 

Varoluşsal yalnızlık insanı insan kılan şeylerden biridir. Emanet-i Kübra'nın içimizde bıraktığı izdir. Bu emaneti taşıdıkça taşıyacağımız yalnızlıktır. 

O'ndan geldik, O'na döneceğiz. Tüm ayrılıklardan o zaman ayrılacağız. İşte o zaman yalnızlık diye bir şey de olmayacak. 

Dünya sürgününden azad olacak, O'nun ebedi yurdunda yaşayacağız. 

Çünkü ancak ebedi hayat yurdunda berzahları aşacağız. Hakikat de bize kendini saklamayacak artık. 

Bütün örtüler, bütün perdeler bir bir kalkacak. Emaneti sahibine vermiş olacağız çünkü. 

İyi ki hayat kısa... 


MUSTAFA ULUSOY

MAVİ YEŞİL GEZİ -2

Evett gelelim Santa köyünden arda kalan Santa (Dumanlı) Harebeleri'ne..
Tarihi Santa köyü Gümüşhane ile Trabzonun Arsin ve Araklı ilçelerinin birleşimi bir yerde bulunuyor.. Bulunuyor dediğime bakmayın zira bulması epey zor :) Ne haritada bulabildik tam yerini, ne de ayrıntılı bir yol tarifi var.. Tek bildiğimiz Araklı yol sapağında bir levha ile bir yola giriyoruz, 42 km falan sonra Santa'ya ulaşıyoruz.. Şimdi bu tabelayı paylaşmasam olmaz :)


Bilmiyorum fotoğrafta belli oluyor mu ama tabelanın oku gösteren kısmı kıvrılmış ve yukarıdaki yola yöneltilmiş.. :)) Çok ince düşünce. Yolun 3/4 lük kısmı asfalt yapılmış, gayet rahat gittik ama son 10 km de aman aman bir bozuldu yollar, sormayın gitsin.. Zaten bizden başka araba yok, yol üzerinde yer yer şantiyelere rastlıyoruz o kadar, oralardaki çalışanlar da bir garip bakıyordu bize, sanki yanlış tarafa gidiyorsunuz der gibi :) Gidiyoruz gidiyoruz ne bir tabela ne başka bir şey.. Neyse ki manzaranın keyfine doyum olmuyordu.. Bu fotoğraflar hareket halinde arabada çekildiği için fazla net değil, ama olduğu kadar işte :)






Yol boyunca kapalı olan hava, Santa'ya yaklaştıkça açıldı, her yer iyice bir renklendi.. Ve nihayetinde vardık harabelere.. 
Günümüze pek bir şey kalmamış olan Santa köyü aslında 7 mahallede toplamda 1053 haneden oluşmaktaymış.. 5000 e yakın insan yaşıyormuş. Tamamı Ortodoks Hristiyan olan halk eskiden günlük dil olan Türkçeyi konuşurmuş lakin  Yunanlıların kışkırtmaları ile zamanla Rumca ve Yunanca konuşmaya başlamışlar.. Köyde eğitime de önem veriliyormuş, her mahallede kız ve erkek çocukların okuyabileceği en az 1 okul oluyormuş, merkez mahalle olan Piştoflu'daki iki katlı okul günümüze kadar ulaşmış eserler arasında.. 
Bölgede şu an yaylacılar yaşamakta.. Harabelerin arasında kendilerine ev yapmış yaz aylarında gelip kalıyorlar.. 












Köyün kilisesi ayakta duran en iyi yapı..  Doğal şartlar ve bakımsızlık sonucu sanat eserlerinden geriye pek bir şey kalmamış, ama duvarlarda belli belirsiz resimler dikkatle bakıldığında seçilebiliyor..

















Bu gezdiğimiz mahalle merkez olan Piştoflu, çevre tepelere yayılmış diğer mahallelere gitme imkanımız olmadı, zaten asıl gezilecek yerin burası olduğu söyleniyor.. Sözde Kültür Bakanlığı el atmış buraya ama tam anlamıyla terk edilmiş durumda.. Gerçi yol çalışması devam ediyormuş, bir kaç yıla buralar da değişmeye başlar sanırım.. Şimdilik bu kadar, bakalım hafta sonu nereleri görmeyi nasip edecek Rabbim...
Selametle inşaAllah..


28 Ağustos 2012 Salı

MAVİ YEŞİL GEZİ - 1

Biz havaların bozulmasını bekliyorduk ki geçtiğimiz hafta sonu bir sürpriz oldu bizim için, pırıl pırıl bir gökyüzü, ışıl ışıl karadeniz, olabildiğince sakin bir hava.. Bir durur muyuz yerimizde, hemen gezmeyi planladığımız yerlerin listesine baktık ve üst sırada Santa harabelerini bulduk. Planlar yapıldı, arkadaşın kardeşi de sağ olsun bizi götürüp getirmeyi kabul edince atladık arabaya düştük yollara.. Ama önce kahvaltı yapılmalı.. :) Rize yolunda iyi bi yer var dediler, bakalım dedik, gittik. Bu arada Trabzonu severim, ama Rize taraflarına yaklaşınca memleketimin kokusunu daha bi alır oldum, dağ taş yemyeşil, Trabzon ne kadar da büyüyüp betonlaşmış meğer.. Neyse efenim, gittiğimiz yer Sürmene'nin çıkışında bulunan Çamburnu tesisleri.. Ben böyle bir kahvaltı yapmadım dışarda :))


Evet benim tabağımda beyaz peynir de yoktu, hesaplayın siz gerisini :) Hizmeti idare eden, kahvaltısı da çok şükür dedirten bu tesise niye mi geldik? İşte oturduğum yerden gördüğüm manzara..


Biraz başımı eğince de aşağına inen merdivenleri gördüm..


Hemen bitirip kahvaltımızı (çok zor olmadı :)) aşağı inmeye başladık.. Aman ya Rabb, kelimeler kifayesiz kalıyor gerçekten.. Fotoğraflar gördüğümüzü anlatmaya aciz ama elimizden geldiğince..




Manzara yaklaştıkça büyüleyici bir hal almaya başlıyor..




Trabzon'un sahili de bu kadar olur işte.. Çoluk çocuk dalmıştı denize burda :)


Merdivenlerde arkadaşın gözüne takıldı bu ayrıntı, TS aşkı merdivenlere kazınmış :)


Bu kadar yeter dedik ve atladık arabaya, sıradaki durak Santa Harabeleri..

23 Ağustos 2012 Perşembe

YİNE YENİ YENİDEN..

Döndüm Trabzona..
Geçmiş bayramınız mübarek olsun diyerek başlayayım uzun bi aradan sonra yazıma..
Tatilde Ankara'ya gittim efenim, gerçi hiiç mi hiç istemiyordum lakin, tüm aile üyeleri orada buluşacaktık, ayrıca 3 aydır görmediğim sevgili dostlarımla görüşecek ve dönerken de Ankara'da kalan bi kısım eşyalarımı getirecektim.. Nitekim saydıklarımın bir çoğunu yapabildim ;)
Bu bayram, ailemle başbaşa geçirdiğimiz 2. bayram. Normalde eş dost, varsa bi akraba ziyareti yapardık. Geçen bayram malumunuz umrede idik, haliyle sakin ama olabildiğine hoş bir bayram geçirmiştik..Bu sene de Ankara'da ziyaretsiz sayılabilecek hoş bi kaç gün geçirdik.. Gerçi ailemin bayramın son günü beni Ankara'da bırakıp Bursa'ya geçmesinden bahsetmiyorum size.. Tüm akrabalar Bursa'da toplanmış, bizimkiler de gitmek istiyor lakin, bi yandan da beni havaalanına bırakmak istiyolar. Eğer beni bıraksalar gece Bursa'da olacaklar, yahut beni bi 5 saat erken havaalanına bırakıp akşam üzeri Bursa'ya geçeceklerdi.. Ben buna müsade eder miyim? :)) Daha neler.. Ben giderim tek başıma dedim, bi baktım eşyaları toplayıp sabahtan yola çıktılar.. Ya hu bi ısrar falan etselerdi  :)) Bu olayı anlattım ya aklıma düz adam sami'nin hoş bi karikatürü geldi; benimki de bu hesap işte..

Yeterince güldüyseniz, ben anlatmaya devam edeyim efenim ;) Şaka bi yana bayağı ısrar ettiler ama ben kabul etmedim, kendi kendime geldim eve kadar.. Artık arada değiştirdiğim dolmuş, otobüs ve taksilerin sayısı bende kalsın ;))

Trabzon'a indiğim an derin bi nefes çektim ve bir kere daha anladım ki, burası benim olmak istediğim yer.. Bu şehirde yaşamalıymışım en başından beri ;) Rabbim fikirlerimi değiştirmesin.. Konya'da okurken de memnundum halimden. Şehrin sakinliği hoşuma gidiyordu. Gerçi Trabzon'un Konya'ya göre en büyük avantajı kaybolmanız imkansız gibi, denizi arkanıza alın, her yere gidersiniz ;)) Ama Konya, ahh dümdüz Konya, bizde aşağı yukarı kavramı vardır ya, işte o yüzden o düzlükte kaybolmuşluğum çoktur ;)) Neyse ne diyorduk, Trabzon.. Hoş yer vesselam.. Ankara'da 4-5 günü zor tamamladım, arkadaşla 2 saat iftar yapalım dedik, eve gidiş geliş 6-7 saate patlıyo.. Büyük şehir bana göre değil anladım :)
Tecrübeyle sabittir, istemediğin yerde yaşanmıyo.. Yani duruyosun ama ben ona yaşamak demem :)  O yüzden şöyle diyoruz :)

 Bulunduğun yeri beğenmiyorsan, değiştir.. Sen bi ağaç değilsin :)



16 Ağustos 2012 Perşembe

YARATICIYA SURAT ASMAK

Mustafa Ulusoy'dan mükemmel bir yazı, Rabbim yazandan, paylaşmama vesile olandan ve okuyandan ebeden razı olsun..

Senin derdin ne, biliyor musun?
İçini kızgın bir tavaya döndüren kızgınlığın nedeni. Kendini sahipsizmiş sanmanın sebebi ya da.
Kışın ortasında yazı istemenin, yazın ortasında kar yağsın diye tutturmanın. Yağmur yağar yağmaz, bulutsuz bir gökyüzü talep etmenin. Bulutsuz bir gökyüzünde yağmur diye sızlanmanın. 
Günlerdir, Yaratıcı niye duamı kabul etmiyor, istediğim şey çok mu fazla ya da batıl bir şey mi ki vermiyor diye hayıflanıp duruyorsun. 
Senin derdin nefsim, bir haddini bilmezlik ki sorma. Hem de ne haddini bilmezlik. Bir şikayet, bir şikayet. Bir gurur bir gurur. Bir kibir bir kibir. Bir naz bir naz ki anlatamam. 
Hele şu, 'hayatım için iyi, hayırlı, güzel, doğru, anlamlı, hakikatli, hikmetli olanı ben bilirim' afra tafralarına ne demeli. 
'Niye istediğim şey olmuyor, olmadı, olmayacak mı?' diye sızlanmalarının; anne babasına, 'şunu da isterim,' diyerek markette tepinen bir çocuğun sızlanmalarından farkı var mı, söyle hadi? 
'Ey müteşekki! Sen nesin?' Ne zannediyorsun kendini? Sen ki yaratılmışsın. Sen ki, bir zamanların yok olanısın. Sen önce şu önündeki duvarın arkasını gör görebilirsen. 
Gözlerin bir duvarın ötesine bile geçemiyorken, 'ben bilirim' nidaları neden? 
Hadi bir dene, hayatının gelecek beş yılında başına geleceklerini tespit etsin o çok bilmiş aklın. 
Niye susuyor benliğin? Hadi geleceği geçtik, kaç yıl yaşadıysan, günbegün, saatbesaat bir kağıda geçiriver hayat hikayeni. 
Niye suspussun öyle. Hatırlamıyorsun birçok şeyi değil mi? O'ndan isteyip de vermediklerinden veyahut verip de sonra aldıklarından dolayı niye bu kızgınlığın öyleyse? 
Gözlerinin feri bir duvarın ötesine taşamayan insanın şikayet etmesi, kendisine verilen için ya da verilmeyen için ya da verilip de alınan için, ''benim için kötü oldu'' demesi saçmalık ötesi değil de nedir? 
Hangi aklı başında olan bir insan, O'nun hükmüne razı olmayıp kendi hükmüne itimat edebilir? 
Dinle bak, ey nefsim, nasıl da çözmüş seni Zamanın Bedii. Bunu en iyi yazılmış psikoterapi kitaplarında bile bulamazsın vallahi. 
'Ey müteşekki! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüz'i hevesini külliyat-ı kainata mühendis mi yapıyorsun?' 
Bir kere daha oku, bin kere daha oku bu cümleyi. Bizim aklımıza göre idare edilmiyor kainat. İyi ki. 
Daha bitmedi. Daha ağır bir cümle geliyor. Kaçma bir yere. Cümlenin karşısına dikil. Biraz cesur ol. Dur ve dinle senin gibi acı çekmiş bu adamın tedavi edici cümlelerini. 
'Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, zannettiğin nimet nikmet olmasın? Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına müvazi olmayan hevesini tatmin ve teskin için felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin?'' 
Seni bilmem ama, çok seviyorum bu cümleleri. Seni rahatsız ediyor olabilir bu ifadeler, ama hangi tedavi zahmetsizdir, hangi ilaç bir tatlı gibi yenir? 
Güneşe sırtımızı dönmenin güneşe bir zararı yok. Hem de sırtı dönük bağrımızı ısıtamayız. O'na küskünlüğün O'na bir zararı yok. O'nun bize uygun gördüğüne razı olmaktan başka ilacımız yok. Sanıyorsun ki dünya senin etrafında dönüyor ya da dönmeli. Dilediklerin olmalı, dilemediklerin olmamalı. 
Halbuki dünya bizim etrafımızda değil, bir kendi etrafında bir de güneşin etrafında dönüyor. Dünya bizim etrafımızda dönsün diye ısrar ederken, ayaklarımıza gelen güneş ışıklarını görmemek var. En kötüsü de bu.
Hadi gülümse. Sana her daim gülümseyene gülümse.  -alıntıdır-

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Veysel Karani'nin Duası

Sürekli okumamız duası ile..

İlahi!Ente Rabbi,ve enel’abdü
Ve Entel’Haliku ,ve enel’ mahluku
Ve Enter’Rezzaku,ve enel’merzuku
Ve Entel’Malikü,ve enel’memlukü
Ve Entel’Azizü,ve enez’zelilü
Ve Entel’Ğaniyyü,ve enel’fakiru
Ve Entel’Hayyü,ve entel’meyyitü
Ve Entel’Baki,ve enel’fani
Ve Entel’Kerimü,ve enel’leimü
Ve Entel’Muhsinü,ve enel müsiü
Ve Entel’Ğafüru,ve enel’müznibü
Ve Entel’Azimü,ve enel’hakiru
Ve Entel’Kaviyyü,ve enez zaifü
Ve Entel’Mu’ti ve enes’sailü
Ve Entel’Eminü,ve enel’haifü
Ve Entel’Cevadü,ve enel’miskinü
Ve Entel’Mücibü,ve ened’dai
Ve Enteş’Şafi,ve enel’mariz
Fağfirli zünübi ,ve tecavez anni, veşfi emrazi ya ALLAHü,ya Kafi ya Rabbi,ya Vafi,ya Rahimü,ya Şafi,ya Kerimü,ya Müafi!Fa’fü anni külle zenbin Ve afini min külli dain varza anni ebeden,birahmetike ya erhamerrahimin

ALLAH’ım!Sen benim Rabbimsin;Ben ise senin kulunum
Sen benim sahibimsin;ben ise senin kölenim)
Sen Halık’sın(yaratansın)ben ise mahlukum (yaratılanım)
Sen Rezzaksın(Rızk verensin);ben ise merzükum (rızık verilenim)
Sen Maliksin(mülkün sahibisin);ben ise memlükum (sahiblenilenimBenim sahibim sensin)
Sen Aziz’sin(çok güçlüsün);ben ise fakirim(yoksul ve muhtacım)
Sen Ğanisin(çok zenginsin);ben ise fakirim(yoksul ve muhtacım)
Sen Hayy’sın(hayat-ı ebedi ile hayy’sın,dirisin);ben ise meyyitim(ölümlüyüm,ölüyüm)
Sen Baki’sin(ölümsüzsün)ben ise faniyim(ölümlüyüm ,geçiciyim)
Sen Kerim’sin(kerem sahibisin); ben ise leimim( değersizim)
Sen Muhsin’sin (iylik eden,ihsan edensin);ben ise kötüyüm(kötülük eden,isyan edenim)
Sen Ğafur’sun(günahları silen ,bağışlayan,affedensin);ben ise günahkarım(günah işleyenim)
Sen Azim’sin (ululuk ve azame sahibisin ,büyüksün yücesin); ben ise hakirim( küçük ve değersizim)
Sen Kavi’sin (güçlüsün kuvvetlisin); ben ise zaifim(çok güçsüz ve acizim)
sen Mu’ti’sin (verensin);ben ise sailim(isteyen ve dilenenim)
Sen Emin’sin (emniyetlisin,emniyet verensin)ben ise haifim(korkudayım ,korkuluyum,emniyetsizim)
Sen Cevvad’sın(çok cömersin,bol bolverensin); ben ise miskinim (çok muhtacım yoksulum)
Sen Mücib’sin(duaları kabul edensin duaları gereğini yerine getirensin)ben ise dua edenim (dua ederek isteyenim)
Sen Şafi’sin(şifa veren sensin );ben ise marizim(hastayım)
(Ya Rabbi,şifa veren sensin ,hasta olan ise benim)

ALLAH’ım gerçek budur;Benim günahlarımı affedip bağışla Beni azarlayıp cezalandırma Hastalıklarıma şifa ver (şifa veren ancak sensin )
Beni ebedi olarak rızkına ve hoşnutluğuna eren kullarından eyle merhamet edenlerin en merhametlisi olan ALLAH’ım!bana rahmetinle muamele eyle! amin

12 Ağustos 2012 Pazar

GECENİN İÇİNDEN

Şöyle miss gibi bir kahve kokusuna hasret kalmışım.. Muhabbet, temizlik ve misafirlik ile geçen dolu dolu bir gün sonrası evimde kendime yaptığım 1 kupa az şekerli türk kahvesi ile oturdum yerime nihayet, yorulmuşum.. 
Şimdi benden size tavsiye, kahve ile hoş gidecek bir ezgi..


Siz bu ezgiyi dinlerken ben de hoş bir hikaye anlatayım :) Bugün şeytanla alakalı bir bahis geçti de, oradan aklıma geldi..


Günlerden bir gün şeytanın yolu bir köye düşmüş. Keyfi yerinde olan şeytan, sırtını bir ağaca dayamış ve buzağısı kazığa bağlı olan ineği sağan genç bir kadını uzaktan izlemeye başlamış.
Şeytan, kadını epeyce izledikten sonra yerinden kalkıp kazığa bağlı buzağının ipini biraz gevşetmiş. Buzağı bu, az ötede annesinin sütünün kovaya sağılmasını aç karnına izlemeye daha fazla dayanamamış. Buzağı yerinde debelendikçe boynundaki ip biraz daha gevşemiş ve sonunda yular hepten çözülmüş.
Koşarak annesini emmeye giden buzağı, süt kovasına çarpmış ve bütün sütler yere dökülmüş.... 
Sağdığı süt ziyan olunca siniri tepesine çıkan genç kadın, eline geçirdiği odunu buzağının kafasına vurmasıyla yavru kan içinde yere yıkılmış. Yavrusuna saldırılmasına kayıtsız kalmayan inek bir tekmede kadını yere serip öldürmüş.
Uzaktan geçmekte olan kadının kayınpederi, ineğin gelinini öldürdüğünü görüp, elindeki tüfekle ateş ederek ineği öldürmüş.
Silah sesini duyan koca koşup gelmiş. Karısını yerde cansız yatar, babasını da elinde tüfekle görünce, belinden silahını çekip, tek atışta babasını öldürmüş.
Kısa bir süre sonra gerçeği öğrenen genç adam bu kadar acıya dayanamayacağını düşünüp, bir kurşun da kendi kafasına sıkarak canına kıymış.
Bütün bu olayları bir kenardan izleyen şeytan, "Bu felaketi de bana yüklerler. Buzağının ipini gevşetmekten başka ben ne yaptım şimdi" demiş. :))

Hadi kıssadan hisseyi de ben söyleyivereyim, sakın ha yaptığımız kötülükleri şeytana bağlamayalım, öbür dünyada biz suçu şeytana attığımızda, onun diyeceği şey "Ben sadece kulağına fısıldadım, yapmasaydın" olacak.. Ee ne de olsa o gün herkes kendini kurtarmaya bakacak..

Gecenin içinden selam ve dua ile..
Hayırda kalın..

10 Ağustos 2012 Cuma

İBADETTE SÜREKLİLİK

Yaz doneminde Ramazan ayi nasil olur derken bir de baktim 3 te 2 si gecmis, bayrama az kalmis..
Bu onumuzdeki 9 gunden birinde Kadir gecesinin olmasi kuvvetle muhtemel. Gerci hangi gunde olacagi bilinmiyor ama bazi rivayetlerde tekli gecelerde aranmasi gerektigi soyleniyor. Ama biz insanlarda  bir seyi surekli yapmaktan ziyade bir yapip pir yapma istegi olmasindan mutevellit, bir gun belirlemeye ve o gunu iyi degerlendirmeye calisiyoruz.. Tipki annemize her gun seni seviyorum demek yerine, anneler gunu diye bir sey uydurup o gun onu sevgi ve hediyeye bogmamiz gibi, yil boyu duzenli ibadet etmek yerine sadece onemli gecelerde sabaha kadar namaz kilip kuran okuyor affedilmek icin dua ediyoruz.. Elhamdulillah, Rabbim cokca bagislayan.. Lakin diyor ki, ibadetin az da olsa surekli olani makbuldur.. Bu demek degildir ki az olsun, amma surekli olsun insaAllah..

Gecen yil bu zamanlar Mekke'de idik hamd olsun.. Mescid-i haramda Kadir gecesine ozel fazladan bir ibadet yapilmamisti. Zaten son on gune girildiginde gece namazlarina baslanmisti. Her rekatta 2 sayfa Kuran okunan, uzun uzun ruku ve secde edilen 10 rekati yaklasik 2 saat suren o muhtesem gece namazlari.. Sonrasinda teheccud ezani ve teheccud namazi, ve vitr namazinda ellerin semaya dikilmesi ve en az yarim saat suren dualar.. Kadir gecesi olarak dusunulen gece tek fark, hocanin 45 dk dua etmesi olmustu.. Tabii ki kalabalik o vakte kadar gorulmemis cinstendi.. Cevre yerlesim yerleri de dahil herkes Kadir gecesi orada olmaya calismisti.. O gun Kadir gecesi miydi, merak konusu :)

İbadetin surekliligi ile ilgili, Bir hoca sohbette guzel bir ornek vermisti. Demisti ki;  her gün yeni bir zeynep (hocanin adi zeynep idi) doğar, yasar, ibadetini yapar ve o gunun sonunda ölür.. Her zeynep kendi gununden sorumlu olacaktir öbür dunyada.. Bir zeynep o gun sabahtan aksama ibadet yapsa o gununu kurtarir lakin gününu ibadetsiz geciren baska bir zeynep'e faydasi olmaz.. Tabii ki bu bi benzetme.. Ama payimiza dusecek hisse su, her gunumuzu iyi degerlendirelim, ozellikle ramazanin onumuzde kalan zamanini, her gece Kadir gecesi gibi degerlendirelim insaAllah.. Ve omrumuzde de ibadetleri duzenli sekilde yapmaya gayret edelim.

Hayırda kalın,
Vesselam, veddua..

8 Ağustos 2012 Çarşamba

HOCAM BİR KAÇ SORUM VAR!!

Ramazan ayına henüz yaklaşırken televizyonlarda, gazetelerde sorular sorulmaya, öneriler verilmeye başlandı.. Sahurda ne yersek bizi yok tutar, iftarda neyi ne kadar yemeliyiz ki nefes alacak yerimiz kalsın.. Sahi sakız çiğnemek, diş fırçalamak bozar mı orucu? Ahh ne büyük derdimiz var Allahım.. Bi de Ramazan bitse de tepsi tepsi baklavaların yendiği, şekeri çikolatanın dibine vurulduğu Ramazan bayramı gelse !! Sahi yüzümüz tutacak mı o bayrama çıkmaya? Suriye'de, Arakan'da ve daha bir çok yerde kardeşlerimiz ölüyorken, ülkemizde hiç uğruna gencecik çocuklar birbirine kırdırılıyorken..

Bu gün bir mail aldım, sizinle paylaşıyorum.. 

Ümmetin başkaca coğrafyalarında başka Ramazan soruları var mı?

Sahi Ramazan geldiğinde klişe olmayan, cevabı bilindik beylik sorular değil, yaşanmışlıkların bıraktığı derin acı ve çaresizlikle yoğrulmuş sorular var mıdır burnumuzun dibindeki coğrafyalarda?

İşittiğimizde unutmuşluğumuzun vebalini hissettirecek ve sorumluluğumuzu hatırlatacak ağır sorular var mıdır?

Örneğin;

Namaz sırasında evinin bir odasına havan mermisi düşen bir kişi çocuklarının cesetlerini toplamak için namazını bozabilir mi? 

İki el ya da ayağını veya bunlardan birisini kaybeden kişi farz olan el ve ayakları yıkamadığında veyahut kalan tek el yada ayağını yıkadığında abdesti sahih olur mu?

Şarapnel parçasının isabet etmesiyle yüzünün 4/3’ünü kaybetmiş olan bir kişi yüzünün kalan 4/1’lik kısmını mesh etmesi yeterli olur mu?

Tan yerini ağartan, siyah ile beyaz ipi ayırt eden bir ateş bombası imsak başlangıcı sayılsa ve sabah namazı kılınsa bu namazı kaza etmek gerekir mi?

Savaş uçaklarının sessizliği yaran bir çığlıkla şehrin üzerine bıraktığı bombaları sehven iftar topu sanıp orucunu açan kişiye kaza gerekir mi?

İftariyelik, sımsıcak pidesini almış evine dönerken bir top mermisi ile ekmek sırası bekleyen topluluğun paramparça olmuş cesetlerinden birkaç damla kan pide üzerine sıçramış olsa ve bu kişinin bir başka yiyeceği elde etmesi imkânsız ise bu pideyi yemesi caiz midir?

Sabah akşam üzerlerine bombaların sağanak sağanak yağdığı Suriyeli kardeşlerimizin bombardımanın neden olduğu dumanı solumaları oruçlarını bozar mı? 

Vücuda giren her şey orucu bozduğuna göre keskin bir nişancının kahpe mermisi ile şehit olan, merminin ağzından girerek şehit ettiği kardeşimiz Rabbine oruçlu mu kavuşmuştur? Yoksa orucu bozulup mu kavuşmuştur?

Minaresi, kubbesi yıkılmış bir camide namaz kılınır mı? Bir kısım cüzleri yakılmış mushaftan Kur’an okunması caiz mi?

Her gün ortalama yüzün üzerinde Müslüman’ın öldüğü Suriye’de kardeşlerimiz öldürüleceklerini bildikleri için önce mezarlarını kendi elleri ile kazıyor ardından Öldürüleceklerini bile bile zalim sultana hakkı haykırmaları intihar sayılır mı? Daha da önemlisi: Bir Müslüman kendi mezarını kendisi kazabilir mi?

İki ay öncesinin BM raporunda 2 bin Suriyeli kadının tecavüze uğradığı ifade edilmişti. Sadece resmi kayıtlara geçen kadarıyla bu kadınlar “Bizlere, namusumuzu koruyabileceğimiz mermi gönderemiyorsunuz bari doğum kontrol hapı gönderin” diyorlar. Şebbihaların tecavüz ettiği bu kadınlar doğum kontrol hapı kullanabilirler mi? Ya da kürtaj yapabilirler mi?

Yaklaşık iki yıldır katliama maruz kalan Suriyeli kardeşlerimiz Rasul (s.a.v.) “Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu düşmana teslim etmez, onu yardımsız bırakmaz” hadisi şerifini hatırlatarak “Ey Müslümanlar! Neredesiniz? Bizi yardımsız bıraktığınız için rûzi mahşerde iki elimiz iki yakanızda olacak” diye sitemlerini dile getiriyorlar. Gerçekten onları zalimleri ile baş başa bıraktığımız, onları sadece izlediğimiz için bizlerin yakasına yapışabilirler mi? Yoksa bu yüzyılın başında emperyal devletlerin masa başında çizmiş olduğu sınırlar, birbirimize en kötü günümüzde bile hayrımızın dokunmasına asla izin vermeyen uluslararası vesayet anlaşmaları kardeşlik hukukumuzu yerine getirmeyişimize haklı gerekçe olabilir mi? Allah katında bu sınırların ve anlaşmaların geçerliliği nedir? 

Suriye’de bir pankartta “Biz Suriye dosyasını Uluslararası Adalet Mahkemesine değil, İlahi Adalet Mahkemesine havale ettik. İlahi mahkemede bizleri yardımsız bırakanlardan şikâyetçi olacağız” diyordu. Gerçekten Suriyeli Müslümanlar İlahi Mahkemede bizlerden şikayetçi olabilirler mi? 

Arakan’da gözü önünde kafası baltayla kesilen yavrusunun acısına ağlarken bir annenin, alimlerimizin ve yöneticilerimizin suskunluğuna kahrederek içine akıttığı göz yaşları orucunu bozar mı?

Somalili bir kardeşimiz bir iftar programı sunucusu hoca efendiye “Biz ne iftar ne de sahur yapıyoruz, Allah bizim orucumuzu kabul ediyor mu acaba?” diye soruyor! Evet, gerçekten ümmeti İslam’ın bayrama çıkacak yüzü ve yüreği yokken Allah bizim şişkin karınla, pişkin tavırlarımızla tuttuğumuz oruçlarımızı kabul eder mi?

3 Ağustos 2012 Cuma

SUMELA MANASTIRI

Ramazan ayında, oruç iken, Sümela'ya mı gidilir ya hu??
Biz gittik.. ;)
Şimdi efendim, Trabzon'da 3. ayıma girdim, lakin arkadaşların kpss sınavıydı, onun düğünü bunun nişanıydı derken gezi planlarımızı erteledik durduk, bir de baktık mübarek Ramazan ayı gelmiş. (Burda bi şükür etmeliyiz, yine yeni bir Ramazan ayına da sağ salim ulaştık :)). Ee malumunuz yaz sezonu da kapanıyor, Trabzon zaten yağışlı bir yer, biz en iyisi bi hafta sonu gidelim Sümela manastırına dedik..(Demez olaydık! kimindi sahi bu fikir ;)) 
4 arkadaş yaptık planları, direk tur ile gidebiliyorsunuz manastıra, ama sabah 10 da başlıyor, biz de ne var sanki Trabzonluyuz zaten, kendimiz gideriz dedik bindik bi alamete.. Önce Trabzondan Maçka'ya, oradan da taksi ile sümela'nın bulunduğu alana gittik, aslında manastıra kadar bi araba yolu var, şöför bey sordu yukarıda mı bırakayım aşağıda mı diye? Biz delikanlı genciz, kendimiz çıkacaz hem de o muhteşem doğa manzarasını izleyecez ya, aşağıda inelim dedik. ;) Manzara görülmeye değer ;)




Şöyle düşününce çok bi yol yok, 3-4 km bişe, araba yolundan tırmanmaya başladık, döne döne yokuş çıka çıka gidiyoruz, daha doğrusu sürünüyoruz :)) Susuzluk, nem, güneş, aman Allahım ! :)) geri dönsek gururumuz el vermez, gitsek gidemiyoruz derken yolda sol kenarda inceden inceye akan bir su!! bullduk, baktık yeterince berrak bir su, hemen elimizi yüzümüzü yıkıyoruz, şeytan bi taraftan uğraşıyor, 1 yudum içç diye :)) Bu şekilde bi kaç su kaynağının daha yardımıyla çıkabildik Sümela'ya..







Böyle işte, ha dinlendik ha fotoğraf çektik derken Sümela manastırına ulaştık :) 
Kilise epey eski, MS 365-395 tarihleri arasında inşa edildiği sanılmakta. Kilisenin ilk kuruluşu ile manastır haline dönüşümü arasındaki bin yıllık dönem hakkında fazla bir şey bilinmiyormuş. Karadeniz Rumları arasında anlatılan bir efsaneye göre Atina'lı Barnabas ile Sophronios adlı iki keşiş aynı rüyayı görmüşler; rüyalarında, İsa’nın öğrencilerinden Aziz Luka’ın yaptığı üç Panagia ikonundan, Meryem'in bebek İsa’yı kollarında tuttuğu ikonun bulunduğu yer olarak Sümela'nın yerini görmüşler. Bunun üzerine birbirlerinden habersiz olarak deniz yoluyla Trabzon'a gelmiş, orada karşılaşıp gördükleri rüyaları birbirlerine anlatmış ve ilk kilisenin temelini atmışlar. Manastırla ilgili şehir efsaneleri çok, tarihini internetten araştırın, ben size fotoğrafları sunuyorum ;)




Aşağıda fotoğrafını verdiğim bölüme girilmiyor, daha doğrusu manastırın bir çok bölümüne girilmiyor, çalışma falan da yok sanırım, ama ya tehlike arz ediyor ya da millet epey hasar vermiş ki kimse alınmıyor..









Ve işte o meşhur freskler.. Meryam ana bu fresklerde normalden farklı çizilmiş, Hz. Meryem'in doğuşu, mabede sunuluşu, tebliğ, Hz. İsa'nın doğuşu, hayatı gibi epey bi hikaye anlatılıyor bu fresklerde.. 













Normalde o yorgunluğun üzerine, Sümela bizim için bir hayal kırıklığıydı, özellikle de geziye ayrılmış çok ufak bir alandan dolayı.. Ama şimdi fotoğraflara bakınca, yok be yine de iyi bir yermiş dedim :)) Ama şahsi görüşüm, oraya manzaraya doymak için çıkılır, 1 kere gitmek yeter de artar..;)
Dönüş yolunda patika yolu kullandık.. Tamam doğallığı bozmayalım demişler ama yol tam bi rezalet, ayaklarımızı epey ağırttı.. Yolun doğallığı korunacağına manastır korunsaymış iyiymiş..





Tamam biliyorum çok uzun oldu, ama fotoğrafları elemeye kıyamadım ;)
Kıssadan hisse, daha gitmeyi istediğimiz ayder yaylaları, uzun göl ve batum gezilerini ramazandan sonraya erteledik :))
Selametle inşAllah..