27 Aralık 2012 Perşembe

HAYATIM OLDU İŞLER GÜÇLER..

Tamam az önceki yazıda bahsettiğim boş sebepleri geçelim, gelelim niye böyle sıkıldığıma..
Trabzondaki yegane iki arkadaşım (ev arkadaşım olur biri, diğeri de apartmana taşınma sebebim) şu an Amsterdam'dalar, belki de Paris'e geçtileri kim bilir. Ben mi, okuldayım canımmm, çalışıyorum :) Neden mi? Ee daha benim yıllık iznim yok ki! :) Haa yıllık iznim olsa gidebilir miydim? Yok daha neleerr, aynı zamanda öğrenciyim ya ben, derslerrrrr falan :) Sonuç mu? Yalnızım dostlarım yalnızım 2 haftalığına..
Hani diyorlar la, öğrencilikte vaktin olur enerjin olur paran olmaz, iş yaşamında paran olur enerjin olur vaktin olmaz, yaşlandığında ise paran olur vaktin olur enerjin olmaz.. Napcaz bilemedim :)
Gerçi bi fırsatım olsa tekrardan Avrupa'ya gideceğime yine yeni yeniden Umre'yi tercih eder ve şiddetle öneririm..Ama konumuz o değil, konu kendi yemeğimi yapmak zorunda kalmış olmam.. Hani evin annesi biyere gidince, koca ve çocukların ne yiyeceği falan sıkıntı olur ya, her akşam eve giderken aynı düşünceler, ne yapsam ki acaba?? :) Sonuçta aylardır hazır yemeğe konup, bulaşık yıkamaya alışmış bi insanım, ne anlarım yemekten.. :) Aslında anlarım da, ne uğraşcam yaa.. Kleonun hayatı rahat bak, mamasını dök kabına, yiyo.. Bana da öyle hazır yemekler lazım :) Zaten kedicik de bir garip oldu, ben yalnızsam o yapayalnız, sabah erkenden çıkıp akşam 9'u geçe eve gidiyorum, yemek ye uyu.. Bak işte aklıma geldi bu konu da.. 8 de mesai mi? Ahh allahım, esnek mesai saatleri istiyoruzzzz! :) Zaten akşam 8 e kadar burdayım, sabah 10 da gelsem nolur da?
Epeydir uzun yazı yazmamışım ya, yoruldum sanırım, ya da huysuzluğum üstümde.. O zaman, şimdilik hoşça kalın, zat-ı alinize selam ve hörmetlerimin kabulünü istirham ederim.. Cümleten afiyet ve saadette daim olarak Cenab-ı Hakka emanet olasınız azizim sayın okurum..

BUGÜNLÜK BÖYLE OLSUN..

Bu gün benim yazma günüm olsun sevgili okur, zira yoğunluğa alışmış biri için yapılacak işler bittiğinde işkence dolu saatler başlıyor.. (bu ben oluyorum)
Biraz günlükvari olacak yazdıklarım diye düşünüyordum ki, zaten hayat(ım)a dair yazdığımı fark ettim, o zaman sorun yok, olmamalı yani.. (saçmalamalarımı mazur görünüz)
Ha bir de yazdıklarıma geri dönüp hataları ve anlam kayıplarını düzeltmekle de uğraşmayacağım bu gün, free takılıyoruz.. Şansınıza ne düşerse..
Geçen yıldan edindiğim kötü bir alışkanlık, klasik öğrenci moduna girme durumu.. Yani proje ve sınavları son ana bırakma hatası.. Lisansta daha düzenliydim diye hatırlıyorum, şu an mı, amann daha var vaar.. Sonrası ise, ayy yetişmeyecek!! gibi durumlarla dolu hayatım..
Bu durumun dezavantajı, şu an boşluğa düşmüş olmam. Teslimleri yaptım, hamdolsun, sınavlar var 2-3 hafta sonra, hocayla yaptığımız çalışmada da üzerime düşeni yaptım gibi, eğitim kısmı bu kadar, iş kısmı ise daha pasif şu an, ee malum öğrenciler toplamda 40 tane olunca napsın araştırma görevlisi.. Şöylee 7 ocakta final sınavı haftası başlasın da gör sen şenliği.. Her gün bir sürü sınav gözetmenliği :) Daha ne ister bir insan..
Hayatım sakin ve yolunda görünüyor olabilir lakin böyle çalışmak içime sinmiyor, yani hocalarımızdan gördük biz aldığın paranın hakkını verme isteğini, şu an onu arzuluyorum..
Çalışmaya başlayabilirim lakin uygulama sıkıntısı yaşıyorum, işlerim aksıyor.. Aranızda banka yahut hastanede çalışan varsa veri verse ya bana, çok hayra geçer :)
Ha bir de dün epey hareketli bir gündü, yeni arkadaş için yeni mobilyalar geldi, haliyle bir de oda değişikliği yaşandı. Evet, odam değiştirildi, aslında bu istediğim bir şeydi :) Odamdaki mobilyaların enteresan rengi dışında (ki bölüm başkan yardımcım onların pembe olduğu hususunda ısrarlı da olsa yavruağzı bozuntusu bir rengi var) her şey iyi.. Zaten alışma problemi çekmeyen bir insanım hamd olsun, dün koltuğuma oturduğum anda alıştım (biraz hızlı oldu belki de)..
Neyse şimdi çok da uzun yazıp da sıkmayayım seni, bir sonraki yazıda görüşmek üzere :)
Selametle..

21 Aralık 2012 Cuma

ELEŞTİRİ..

Eleştiri güzel şey, kırıcı değil yapıcı olduğu müddetçe..
Bir eksiğimi giderecek, bana fazladan bir şey katacak ise her alanda eleştirilmeye hazırım..
Seviyeli bir eleştiride, karşındaki insanın sana değer verdiğini, seninle ilgili olduğunu anlıyorsun ya, hah işte ben onu seviyorum..
Yıllardır derslerde sunum ve proje hazırlayan biriyim, farklı tecrübelerim oldu haliyle..  Çıkıp boş boş sunum yapıp, tek bir soru ya da eleştiri almadan yerime oturduğum da oldu (ki böyle zamanlarda kendimi odun gibi hissederim); sunum sırasında ve sonrasında gereksiz (yıkıcı) eleştirilere maruz kalıp kendimi zor zapt ettiğim zamanlarda oldu (sadece 2 kere oldu ama yazmaya değer).. En sevdiğim ise, karşılıklı iletişime dayalı sunumlar. Az önce yaptığım sunum gibi.. İlk slayttan itibaren hoca sunuma müdahale etti, ama sadece düzeltme babında.. Ara ara beni överek gönlümü almayı da ihmal etmedi ki sunum bittiğinde ulusal bir sempozyumda nasıl sunum yapacağıma tam anlamıyla vakıftım :) İşte bu, karşındaki insana değer verdiğini, sunum boyu onu dinlediğini belli etmek! Ben de böyle olmak istiyorum.. Ben ki dikkati çook çabuk dağılan biriyim, ilerde, hoca olduğumda yani, öğrenciler sunum yaparken öyleee uzaklara dalıp gitmek istemiyorum yaa :))
Bu arada ne rahatlık ya şu sunumu bitirmek, kötü olsa da fark etmez, evde seni yığınla bulaşık bekliyor olsada mutluluğun bozulmaz, bundan sonra yapacak bir sürü işin olduğunu bilmek ise vız gelir sanaaa. Çünküüüü sunum bitti be ya :))
İyice saçmalamadan kaçayım iyisi mi :)
Hayırda kal sevgili okur, hoşça bak zat-ı aline.. Selametle :)

13 Aralık 2012 Perşembe

KLEO'DAN BİR KAÇ KARE..

Şimdi efenim, Kleo'nun her vakit fotoğrafını çekiyorum lakin kendisi pek bir harekerli olduğundan mütevellit fotoğraflarda da bulanık çıkıyor. Yine de sizleri meraka bırakmamak adına dün Kleomun uygusundan feragat edip çekim yaptık :) Hep o beni uyandırırdı, şimdi sıra bende :))
Şunu da belirtmeden geçemeyecem, uykusu oldukça ağır.. Ben onu uyandırmaya çalıştıkça, mahmur bakan o gözlerinin ardından, yarın sen görürsün der gibiydi.. Dediğini yaptı, o ayrı :)
Şimdi gelelim Kleo'ya.. Gördüğünüz üzre kendisi büyüdü epey..




Kalkmamak için naz yapıyodu :)


Tam o sırada, bir sinek gördü ki, verdiği tepkiyi sormayın :) İki saattir yerinden kalkmayan Kleo, zıpkın bir delikanlı gibi dikildi, sineğe odaklanıp acaip şekilde bağırmaya başladı :)


Yaklaşık yarım saat süren avlanma hezeyanla sonuçlanmıştı, lakin Kleo gözlerini sinekten alabilmiş değildi..


İşte o an ne yapması gerektiğini anlamış olacak ki, bana döndü ve aynen bu şekilde baktı.. Siz anlamıyorsunuz belki ama ben o bakışların anlamını biliyorum :) "Bana o sineği ver" bakışı :) Tabi ki de dediğini yaptım, kalkıp iki dk da yakaladım sineği :)


Ama ne yaparsak yapalım yaranamıyoz kediye :) Size biraz da "nerden-nereye" demek için Kleo'nun eski halini göstereyim.. İlk geldiği zamanlar.. Ne kadar da küçükmüş kerata :))


Hele şunun kuyruğuna bakın :)



Ve o yenilesi patilerr :) Tırnakları olmasa daha iyiydi amma :)


Bu da Kleopter :))) arada bir uçuruyoz evin içinde :)


Son olarak bu fotoğraf ile veda edeyim.. Hepinize hayırlı günler.. Selametle inşallah :)

9 Aralık 2012 Pazar

SANAL ALEMİN HORMONLU DİNDARLARI..


Bu yazının linkini paylaştı bir kardeşim, onun vasıtasıyla okudum, kendimi sorgulayacağım pek çok noktaya değinen güzel bir yazı. Vaktiniz varsa okuyun inşallah.. Rabbim yazandan ve paylaşmaya sebep olandan razı olsun..

"Teknoloji hayatımıza girdiğinden beri daha bir dünyevileştik sanki.   


Zaman su gibi akıp gider oldu  ellerimizden. Oysaki zaman ben-i ademe verilmiş en büyük nimetlerdendi.

Bilemedik. “Bir kimse dört şeyin hesabını vermedikçe hesap yerinden ayrılamaz. Bu şeyler ömrünü neyle tükettiği, vücudunu neyle yıprattığı, bilgisiyle ne yaptığı ve malını nasıl kazanıp nasıl harcadığıdır.” (Tirmizi) buyurmuştu kutlu Nebi.Ne kadar da umursamasızca harcadık ve ne kadar hor kullandık zamanı ve tükettik ömürleri.

Halbuki bizim seccadede geçen ,gözyaşıyla yıkanan gecelerimiz vardı. Yürek dolusu aminlerle süslediğimiz ve ilah-i dergaha yolladığımız dualarımız ,dost meclislerinde nur yüzlü mahbublarımız vardı.


Okudukça hayata yön veren  kitaplar , geceler boyu yapılan ilmi müzakereler,aile ferdleri ve akrabalarla olan sıcak muhabbetler  yerini bilgisayar başındaki sanal sohbetlere ,saatlerimizi verdiğimiz  filmlere, televizyon dizilerine bıraktı.

Hızla medenileşen (!) insanlar oturdukları lüks dairelerinde hayatın koşturmacasına o kadar kaptırdı ki kendini  karşı komşusunu bile tanıyamaz oldu.  Rasulullah (s.a.v) ‘in asırlar ötesinden sıla-ı rahime  önem verdiği  hadisleri  günümüz için söylenmiş gibi.  Ölüm haberleri bile en yakınımız zannettiğimiz insanlara günler sonra ulaşır  oldu.
 

Ve şimdilerde sanal alemin sanal dostlukları işgal etti göz kırpmadan heba ettiğimiz ömürlerimizi. Ne dünyamızı tezyin edecek amel-i salihler  vardı heybemizde ne ahiretimizi abad edecek  ameller işleyebildik  gündüz ve gecelerimizde.Bize emanet ömürlerimizi bir dizinin ,bir filmin karesine mahkum ettik. Kendi pembe dünyamızda hayalden köşkler inşa edip başköşesine kurulduk. Bir zamanlar  namaz vakitlerine göre tanzim edilen hayat,   film arası reklamlarda hatırlanır oldu.

Yapılan kısacık ibadetler asırlarca sürmüş gibi yük olup yığıldı üzerimize  ama   televizyonun , internetin başında geçirilen o kadar saat, tüketilen  onca ömür hiç hesaba katılmadı.  Sonra sanal alemde şişirdiğimiz dindarlıklarımızla caka satar olduk, hiç olmadık kadar dini kimliklere büründük sohbet sitelerinde. Dünyalar kadar ilimlerimizle (!) birbirimize din konusunda hesap sorar olduk. Çünkü her konuda söyleyecek sözümüz , belirteceğimiz fikrimiz vardı. sanal yüzler takındık, insanları bir  tek cümlesiyle yargılayıp  yaftaladık ,dindar olup olmadığına  böylece  hükmettik.


Dini çoğu zaman alet ettik haram fiillerimize. Eşlerin birbirini aldatma yollarından biri  oldu  teknoloji sebebiyle gelişen sanal dostluklar (!). Bazen bir ayet bazen bir hadis etkilemeye yetti karşı cinsi.

Dini görünümde başlayıp farklı boyutlara ulaştı sohbetler  sanal dünyada.insanların cennetini çalmaya yemin etmiş şeytanın taptaze oyunuydu bu asrın müslümanlarına. Bu  İblisin en büyük hayaliydi ,isteğiydi  kovulurken  cennetten. “İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım." (A’RAF 16.)

Sözünü tuttu iblis ve türlü türlü oyunlarla çıktı  yolumuza. Tuzaklar kurdu kendince. Yollarımıza oturup çelme taktı her fırsatta düşmanı olan mü’minlere. Yüreklerimizde zafer bayrağını dalgalandırdı çoğu zaman. 


İnternet başında sabahlayan modern insan  ise daha bir yorgun çıktı her doğan güne ve her gün yeni bir ziyanla başladı geri kalan ömrüne. “Bunu yarın yaparım” cümleleri ne kadar da sık kurulur oldu mü’min dillerde. Lakin Hatemü’l Enbiya buyurur;” Yarın yarın diyenler helak olmuştur.”diye.

Helakını kendi eliyle hazırladı modern çağın müslümanları. Seccadeler artık mü’min alınlarını doyasıya öpemiyor. Tesbihlerimiz ellerimizde aşınmıyor. Mescidler ,camiler, seccadeler  sevgiliyle buluşma mekanı değil artık. 

Gönül kapılarımızı sımsıkı kapadık manevi alemlerden gelen rayihalara. Sızmadı ,sızamadı yüreklerimize cennet kokusu. Aslında kapının hemen ardındaydı Ravza-ı Mutahhara’nın gülleri az aralanasa görülecekti ,derilecekti de yetişemedi ellerimiz. 

Ve bizler, biz ahir zaman müslümanları .Teknolojinin sunduğu sanal dostlarımız kadar samimi değiliz camideki cemaatle. Aynı safta Rabbin huzurunda kıyamda  durduğumuz  beraber secde ettiğimiz insanlarla. Her bir adımında müslümanın ,meleklerin dua ettiği cami yolları ne kadar da hasret şimdi mü’min adımlarına.

Hasan-ı Basri hazretleri, daha  Efendimizden birkaç asır sonra  ilim ve faziletlerinden istifade ettiği Ashab-ı Kiram ile kendi içinde bulunduğu nesli kıyas ederek; "Siz onları görseydiniz mecnun, deli zannederdiniz. Onlar sizin iyilerinizi görseler; "Bunlar iyilik ve hayırdan nasipsiz kimselerdir", kötülerinizi görseler; "Bunlar da Müslüman mı?" derlerdi" buyurmuştu.

Peki ya onlar bizi, sendeleyen düşüp kalkarak yol alan bu ahir zaman ümmetini  görselerdi ne derlerdi  Ya,  Rasulullah  (S.A.V)  bizi görseydi ??"  -Alıntı: Zübeyde Şakar-

5 Aralık 2012 Çarşamba

ÇOĞU GİTTİ AZI KALDI..

6 Şubat 2012; işe başlama tarihim..
Bu demektir ki işe başlayalı 303 gün oluyor ve yıllık iznimi hak edebilmem için 62 gün daha çalışmalıyım :)
Sanmayın ki geçen zamandan şikayetçiyim, daha Allah nasip ederse şöyle bi 65-70 ime kadar akademisyenlik yapacağım, hani şu yaşlılıktan dolayı yürüyemese bile işini bırakmayan idealist hocalardan olacağım, huysuzluk yapıcamm bi de ha bire :) Öğrencilerin çekeceği var benden :)
Çalışacam çalışacam da şu an tek istediğim iznimi almak, biraz ara vermek, Urfa'ya gitmek.. Ailemi kameradan da görüyorum hasret gideriyorum ama ahhh Urfa'mın yemekleri.. Onlarla uzaktan uzağa hasret de giderilmiyor ki mübarek :)
Bir de Ankara'ya gidip derin bir uyku çekmek istiyorum. Malumunuz Trabzon'un havası, bol oksijeni falan derken hep dinç tutuyor beni, hafta sonu dahi sabah erkenden açılıyor gözlerim, bir türlü uyuyamıyorum.. Tamam bu gayet güzel bir şey, erken kalkmak falan yani.. Ama ben uyumayı çookk severim, şöyle aralıksız 8-9 saat uyusam, bi kereye mahsus en azından, tam süper olacak.. Sırf bu yüzden Ankara'ya gidilir mi? Yokk be daha neler. :)
Çalışmayı ertelemek adına acaip şeyler yazdım ya sabah sabah, afferin bana.. Şimdi iş başına, yapılacak ödevler, teslim edilecek projeler beni bekler..
Gününüz aydın, ömrünüz bereketli olsun..
Selametle.

Ha bu arada google+'da paylaştıydım, buraya da eklemiş olayım, "the best picture of the internet".


Bizim Kleo ile bir akrabalıkları var gibi.. Ama bilemedim :)

4 Aralık 2012 Salı

KAHVE ŞAHANE..

Geçen gün bir videoda kahvenin tanımını şu şekilde yaptı biri;
"dark as hell; sweet as love".
Daha güzel anlatılamazdı herhalde..
Gerçi ben genelde şekersiz içerim kahveyi, aşk ile mi alakası var bilemedim şimdi, ama neyse :)
Çay içmeye bi iki yıldır başlamış benim için kahve yaşam içeceği.. Tabii ki öyle nescafe türevleri değil, onlar kahve dahi değil.. Kahve dediğin zaman, alacaksın en güzelinden kavrulmuş çekirdeği öğüteceksin bi güzel, güzelce demledikten sonra sütsüz şekersiz içeceksin.. Asıl o zaman alıyorsun tadını.. Çoğunlukla filtre kahve içen ben işin bu kısmında french press kullanıyorum, malumunuz bir türk kahvesi her ortamda yapılmıyor..  Normalde kahve yapma tanımını düşündüğümde türk kahvesi düşündürürdü beni, hani kahve kaynatılmaz; demlenir, kaynatılınca acılaşır diye bilirim.. Türk kahvesi de tam tersi mübarek, zaten o yüzden şekersiz içilmiyo bu meret :) Geçen yabancı bi ülkede düzenlenen bir etkinlikte yabancı birinin etrafında toplaşan insanlara nasıl türk kahvesi yapıldığını göstererdiği bir video izledim, adam cezveye su ve şekeri koyuyo sadece, kaynamaya başlayınca gereği kadar kahve koyup bi iki karıştırıp köpüğünü alıp fincanlara servis ediyo, hatta birinde fincanın içine lokum atıp üzerine kahveyi döktü.. İlk başta anammm o kahve içilirmi ki dedim ama denedim mmm mis gibi de oldu :) Arkadaş çerkez kahvesi öyledir dedi ama bilmiyorum, bakmadım bile.. Neyse diyeceğim o ki ben kalkıp kahve yapıyorum, sağlıcakla kalın :)


Bu arada yaklaşık 3 saattir bir sineği yakalamayı çalışan Kleo ağzını şapırtada şapırtada yanıma geldi, yedi mi ki o sineği? Daha da öpmem bu kediyi :)

3 Aralık 2012 Pazartesi

BEN DE AŞURE YAPTIM! :)

Hepinize hayırlı günler hayırlı haftalar diyerekten gireyim söze; şunu bir kere daha anlamış oldum ki, kimseden bir şey beklemeyeceksin, kalkıp kendi işini kendin göreceksin :) 
Aşure'ye bayılırım, zaten senede bir yeriz, ama yeriz yani :) Sabah öğlen akşam bi kaç gün sürekli yerdim aşure, yapıldığında tabi.. Annem koca koca tencerelerle yapardı, ahh be evini özlüyor insan.. Üniversite yıllarında da yine ordan burdan getirenler oldu da yedik, geçen sene de çookk isteyince babannem yapmıştı yemiştim.. Ama bu yıl yok, kimse mi aşure yapmaz Trabzon'da? Apartmanda da bi teyze yapıyomuş sanırım, bizi evde bulamayınca verememiş diyolar, ahh çok üzüldüydüm bunu duyunca.. Ama bu aşure de öyle bir şey ki, ille de yiyecem.. Tam ben böyle aşure hayalleri kuruyordum ki ev arkadaşım gel biz de kendimize yapalım dedi :) O zaman yihhuuuu :) Kendisi yemek konusunda başarılı ama daha önce aşurenin yapılışını dahi görmemiş, yani iş benim rehberliğime kaldı ki bu biraz sıkıntılıydı :) 
Gittik aşureye konabilecek her çeşit malzemeyi aldık geldik bi de netten tarif bulduk, sıvadık kolları..2 bardak buğday, 1 er bardak fasülye ve nohut, 1 bardak da pirinç-bulgur ana malzemeleri dahilinde envai çeşit ürün ile ağzına kadar dolu koca bir tencere aşure yaptık :) Biraz daha pişsin pişmesin, bi bardak daha su konsun konmasın, şeker eklensin eklenmesin gibi ikiliklerin arasında sonunda aşuremiz hazırdı. Ve ayıptır söylemesi tadı harikaydı, hani utanmasam anneminkinden bile güzeldi diyecem :))


Bu arada gözümde büyüttüğüm aşure gerçekten de zor olmayan bir tatlıymış, anlamış olduk..
Şu son 1 haftada kendi adıma öğrendiğim bir diğer şey de sarma idi, hani normalde annem içini hazırlar biz sarardık. Artık ev arkadaşım sağ olsun heppisini biliyorum, çok da güzel yapıyoruz, ama bu aralar sardığımız tencerelerce sarmayı düşününce, bi müddet benden uzak dursun diyorum :)


Bu arada büyüyen Kleo'muzu merak edenler için; diyebileceğim tek şey deli gibi yaramaz ama çok tatlı kerata :)