22 Mart 2013 Cuma

DOWN SENDROMLULAR GÜNÜ..

WE ARE MORE ALİKE THAN DİFFERENT..





Ben bir down sendromlu ablasıyım, ve kardeşimle gurur duyuyorum :)



8 Mart 2013 Cuma

ZAMAN GEÇİYOR, FARK ETMESEK DE..

Ölüyorum yorgunluktan.. Ama yazma dürtüsü öyle bir şey ki.. Hem de benim gibi üşengeç birine her an gelmeyen bir şey.. Öyleyse hazır almışken elime yeşil çayımı, anlatayım uzun zamandır yaptıklarımı..

Şunu biliyorum aziz dostum, nasıl ki kimseyle konuşmayınca içimdekileri yazarak dışa vurdum bir zaman, şimdi de öyle çok konuşur oldum ki, yazacak şey bulamıyorum. Lakin buraya yazmayınca da kendi mi eksik hissediyorum. Neyse lafı uzatmadan başlayayım en iyisi. İyi dinle emi? :)

Tatil keyfimi bir haber gölgelemişti. Uzun zamandır beklediğimiz yeni iş arkadaşımız ben yokken gelmişti. Aylardır bölümün tek bayanı, nadide çiçeği olan benim için bu durum alışılması zor bir mesele idi. Aklımda bin bir sual ile başladım yeni bir haftaya. Hamd olsun Rabbime, beklemediğim kadar hoş bir oda arkadaşı ile karşılaştım ama. Pek çok meselede tam kafa dengiyiz, tabi bu durum benden ziyade iş arkadaşlarımıza yaradı. Arkadaşlara sürekli kahve ve türevleri ile zengin bir menü sunan benim yanıma bir de çay hizmetine başlayan yeni  bir arkadaş.. Daha ne olsun. :) İlk başlarda, şimdi oda arkadaşın olursa biz çekinir yanına gelip oturamayız diyen arkadaşlarım odadan çıkmaz oldu, o derece.. :) Şükürler olsun.. En güzeli de odaya tam bir kız eli değdiğini belli eder olduk. Dün gidip bir kaç çeşit çiçek aldık, oda öylesine güzel kokuyor ki anlatamam :) Ve bu sadece bir başlangıç..




Oda arkadaşım geldi geleli farkına varıyorum aslında ne kadar yalnızmışım bunca zaman.. :) Son zamanlarda yaptığımız en iyi icraat bugün bir kurs ile görüşmemizdi.. Ben İspanyolca kursuna gitmeyi istiyordum ama hafta içi mesai saatleri ile çakışan bir program işimi zorlaştırdı.. Tam vazgeçmiştim ki arkadaş beni beklemediğim bir alandan vurdu, resim kursu dedi.. Uzunca zamandır hep istediğim lakin bir türlü cesaret edemediğim resim kursu.. Yetmedi ikna etti beni, bu gün konuştuk hocayla, başlayacağız inşallah kısa zamanda :) Karakalem.. 

Bunlara bir güzel haber de Saraybosna'dan geldi, sempozyum için kabul belgelerimiz gönderildi.. Biletleri aldık, oteli ve gerekli diğer şeyleri ayarladık, 24-28 Mayıs'da uzunca zamandır görmek istediğim Saraybosna'yı göreceğim, inşAllah..

Tabi tüm bu olanlar hayatımdaki güzel ve heyecan verici olaylar.. Birde arka yüzü var bunların.. Derslerrr ve projeler.. Matlab'ı hiç bilmeyen biz aktif olarak Matlab kullanacağımız iki ders almış bulunmaktayız.. Bir de üzerine bilmediğimiz ve kendi kendimize öğrenmek zorunda olduğumuz Simio programı var.. Bunların yanı sıra, makale çalışması, tam metin hazırlıkları falan derken.. Ahh Allahım, haftalar 10 gün, günler 30 saat olsa, değişir miydi bir şey? Gerçi bende bu tembellik olduktan sonra ne değişecek ya hu :) Ahh beni beni..

Ha bir de Kleo'yu gönderdik.. Arkadaşın bahçeli bir evi vardı, oraya, ailesinin yanına gönderdik.. Tüm o yaramazlıkları, verdiği zararlar düşünüldüğünde, gittiği bir kaç gün epey rahat ettik.. Ama şimdi fotoğraflarına bakarken bile ağlayasım geliyor.. Özledim onun kokusunu özledim diye geziyorum etrafta.. Şunu anladım ki, çalışırken, hele de tek başınayken, bir canlının sorumluluğunu almak zor, bir daha kedi alsam en az iki tane olacaklar.. Hiç yoktan birbirleriyle oynasınlar :)) 

He bir de bugün Dünya Kadınlar Günü.. Önemsemem böyle ticari günleri gerçi, ama bugün kısa günün karı bir kaç şey elde ettik :))
İlk olarak iş arkadaşlarımızdan biri sağ olsun bana ve oda arkadaşıma güzel birer Tiramusu aldı. Gerçi iddialarına göre dün ikide bir yarın hediye isteriz diye tutturmuşuz diye dayanamamış almış tatlıyı, lakin hayır, ben onun düşünceli olduğu konusunda ısrarcıyım :)


Bir de ev arkadaşımın kredi kartına bilmem ne kadar bonus yatmış kadınlar gününde kullansın diye. ehehhe, kaçar mı bizden, kullandık hemen, aldık birer bilet gittik sinemaya.. Epeydir izlemediğim kadar hoş ve kaliteli bir film izledim, mest oldum döndüm geriye.. 

Şimdi mi? Çayımı tazelemeye kalkıyorum..
O zaman size zatımdan en derin selam ve hürmetlerimi yolluyor ve yüksek müsaadenizle ayrılıyorum..
Hayırda kalın aziz dostum, baki muhabbetle.

4 Mart 2013 Pazartesi

EN BÜYÜK AYARTICININ ÇELDİRİCİLERİ..

Urfa'da iken her sabah namazdan sonra oturup Kuran-ı Kerim Meali okuyorduk. Bir gece boş boş oturduğumuzu gören babam, sabah için birer ödev verdi, meal okuduktan sonra herkes ortaya bir şey koyacaktı, bir ayet, bir hadis, bir olay.. Fark etmezdi. Yeter ki faydalı olsun. Tabii ödevlerini hemen yapan çalışkan bir öğrenci olarak gece araştırmamı hazırlayıp sabaha elimde bir şeyle gittim.. Meali okuduktan sonra ilk babam başladı paylaşıma. Elinde Nazan Bekiroğlu'nun "La" kitabı vardı. Kitap hakkında övgü dolu sözler duymama karşın henüz okumak nasip olmamıştı, dahası içeriğini bile bilmiyordum. Babam okuyacağı kısmı açarken ben şüphe ile bekliyor ve ne var ki o kitabın içinde bu kadar önemli diye düşünüyordum.. Ve babam başladı, Mesnevi'den bir hikaye ile.. Her cümlede tüylerim ürperiyordu, Rabbim bu nasıl bir anlatım. Taa o zamandan beri aklımda işte bu yazıyı paylaşmak, şimdiye nasip oldu.. Öyleyse buyurun;

MESNEVİ'DEN BİR HİKAYE: EN BÜYÜK AYARTICININ ÇELDİRİCİLERİ 

Dileği kabul gördüğünde bir adım daha ötesine cesaret etti. Bakışlarını sislerin içinde kıvrıla kıvrıla kaybolan gümüş ırmaktan öteye çevirdi. Başını kaldırdı. Alev mizacıyla bir kez daha dikti gözlerini.

Bana dedi, madem ki bu izni verdin, madem ki Adem'in ile benim arama bu bahsin, bu yarışın girmesine evet dedin, öyleyse şimdi beni yarı yolda bırakma. İnsanını kayırma. Benim de Rabbim değil misin? İsyan ettimse sana ettim. Hala benimsin. Öyleyse onu, sınayabileceğin her şeyle sına. Durdu bir an. İçindekini artık tutmadı, aşikâr etti. Dedi ki: mahşer gününe değin sürecek bu hikaye boyunca onları yoldan çıkarmam için bana çeldiriciler ver. Yoldan çeldiriciler nelerdir bana göster.

Uçurumun kıyısında, dizlerinin üzerine düştü. Başını bıraktı, yere baktı. Var edici güvendiğine o kadar güvendi ki; büyük ayartıcının istediği çeldiricileri esirgemedi. Ona bir suret olarak Adem'in oğullarının yollarında göz alıca altından ,soylu gümüşten, gökte yıldız parçaları kadar parlak elmastan kurulmuşŸ tuzaklar gösterdi. Güzel ama yetmez dedi şeytan.. Alemlerin Rabbi ona incecik ipekli kumaşlar, ağır şallar, güzel kokular baharatalar gösterdi. Gösterdiklerinin yanına koşumu kıymetli atların suretlerini de ilave etti. Yeleleri rüzgarda sağrıları terdendi. Bu kadar güzel bir şey tahayyül edilemezdi. Yetmez, dedi şeytan. Daha fazlası.. Sesine bir gözü doymazlık da eklenmişti..

Alemlerin Rabbi lezzetli yiyecekler, bir ısıranda bir daha ısırma arzusu bırakan sulu ve ışıklı renkli meyveler gösterdi. Ağır ve tatlı ama biraz da buruklardı, vazgeçilmezlikleri bu tattandı. Yetmez, diye yineledi şeytan. O da insan'ın tanığı, tanıdığıydı. Düşmanına bir bilgi kadar yakındı. Onun nereye ne kadar direneceğini kestirebildi. İnsan bütün bunlara direnebilirdi.

Bunlar da yetmeyince Var edici şeytana devlet ve ikbal, mülk ve erk, makam ve mevki, nihayetinde şarap, çalgı, cümbüş ve alem gösterdi. Yarı gülümsedi şeytan. Ama yine yetmedi. Bunlar dedi pek çoklarını yolundan çevirecek güçte. Ama daha güçlüsü olmalı. Bana onu ver kendisine direnmek çok zor olanı.

Bunun üzerine Alemlerin Rabbi şeytana kadın'ın suretini gösterdi. Kadın ki henüz Adem'in zihninde bir kelime, varlık aleminde bir resimdi, şeytan, o aklı baştan alıcı gözleri o, mahmur nergisleri, o saçlar arasında gömülmüş munis çehreyi, fidan endamı, beyaz omuzları, gümüş bedeni görünce duramadı, bir kaç adım attı. Döndü, bir Onun makamına bir de kadının suretine baktı. Gördüğü karşısında sersemledi. Neydi bu, nasıl bir şeydi? O bile esrimişti. Sonra, tamam dedi. İstediğim bu işte! Öyle mükemmel ki yarattığın bu şey, onu bir kez elime geçirirsem, kendisini kendisinde nefse çevirebilirsem, yani Sen'den çıkarıp kendime getirebilirsem.. En muhteşem Tanrı hediyesini yoldan çıkarıcıya dönüştürebilirsem.. Adem'in oğulları için artık dayanmak imkansız. Çünkü altın cansız; insanların gözlerinin içine derin derin bakmıyor. Gümüş saçlarıyla sarmalayıp en keskin acıları dahi avutmasını bilmiyor. Elmas parçaları, mal, mülk makam mevki, hatta güzel koşumlu atlar, cümbüş, işret, ikbalin ardına kadar açık kapıları ve devletin külçelenmiş ağırlığı.. Bunlar göğsüne bastırmıyorlar insanı, her şeyi unutturmuyor, unuttursa bile az sonra hatırlatıyorlar. Ve ey ateşin Rabbi, en önemlisi de şu ki; bunlar seni hatırlatmıyor. Hiç birisi vuslatın hazzında cennet, ebedilik ve yaratıcıyı vadetmiyor. Oysa kadın öyle mi? Hepsinin verdiği haz dünyaya bakarken, bir tek kadının küçük bedeni yüce arşa kadar yol açıyor. Çünkü bir meleğe en çok o benziyor. Fark edene de etmeyene de bu güzellik en çok seni hatırlatıyor. O baş döndürücüye her bakan fark etse de etmese de, bilse de bilmese de Alemlerin yaratıcısının kudretini seyrediyor. Onunla kendinden geçiyor. Değil mi ki ruhun ulaşabileceği en üst nokta, ikisinin de teninin arasında duruyor. Değil mi ki hazla ebedilik vehmi aynı yerde duruyor. Bir kez çağırınca durmak mümkün olmaz. Göz görse gönül dayanmaz; gönül dayansa ten kulak asmaz. Peki ya ben? Ademle aramızdaki bu hikayeyi bile bile, çağırsam da bana gelirler mi? Hayır! Bin kere hayır! Öyleyse ben, onların gittikleri yerde olacağım, baktıkları yerlere oturacağım. En fazla da şu kadın'ın gözlerinin derinlerine, dudaklarının kıvrımlarına, saçlarının arasına, tenine, bedenine, endamına kurulup oturacağım. Onda seyrettireceğim kendimi. Seni seyrediyorlarken bana dönecekler. Sana gittiklerini zannederken bana gelecekler. Ey Adem'in, ey şu kara toprak bedenin, şu balçık yığınının oğulları, artık benden korkun! Korkun benden..

Korkun derken alev alev yanan libasına tekrar büründü. Eteklerini gümüş çimenlerin, firuze ırmakların üzerinde sürüdü. Mekânları cennet olmasaydı, neredeyse çimenler de, sular da tutuşacaklardı. Sesi saf boşluğa çarparken gözden kayboldu, kendi karanlık boşluğuna karıştı.. Anlaşma yapılmıştı.. Karanlıklar ülkesinin bu ilk yolcusundan geriye cennette solgun bir gölge, ürpertici bir hatıra kalmıştı..